Yirmi yaşlarında Atina’ya giden ve ömrünün sonuna dek –40 yıl kadar- orada yaşayan Miletoslu Aspasia, adı antik çağdan günümüze kalan sayılı kadınlardan biri.
Yaşadığı M. Ö. 5. yüzyılda ve sonrasında –özellikle 19. yüzyıldan itibaren, yani modern dönemde- tiyatro yapıtlarına, şiirlere, resimlere, romanlara konu oldu. Bunların son örneği bizden bir yazarın imzasını taşıyor: Arkeolog kökenli A. Semih Tulay, Miletoslu Aspasia’da bu tarihsel kimliği roman kurgusuyla anlatılamış.
Tulay, Afrodisias ve Milet müzelerinde müdürlük yapmış. Yine aynı yöreye ilişkin meslekî yayınları var. Dolayısıyla bir “uzman”ın akademik ve meslekî birikimini edebiyat alanına taşıması, ilginç bir deney olma vaadini taşıyor.
Ancak kitap bu vaadi karşılamaktan hayli uzak... Romandan öte, “monografi demesi” niteliğinde kalıyor. Eksik bir “monografi”. Çünkü yaşadığı dönemden günümüze, 2500 yıldır Aspasia’ya ilişkin iki ana bakış var: Kimilerine göre o bir fahişe, kimilerine göre de filozof. Üstelik her iki tez de maddi, tarihsel olgulara dayanıyor. Yazar, birincisini hiç dikkate almadığı gibi ikinci teze ilişkin de bir şey söylemiyor.
Söz konusu tezleri yaratan tarihsel duruma bakalım. Aspasia’nın 20’li yaşlarında göçmen-yabancı (metoikos) olarak bulunduğu Atina’da “mekân sahibi”; ev işlettiği biliniyor.
Atina’nın “1 Numaralı Yurttaşı”; devlet başkanı Perikles, o evin müdavimi. Filozofların hocası Sokrates, yine Atina’nın bir no’lu heykeltraşı Fidias başta olmak üzere sanatçılar... Ve Perikles’in amcası, aynı zamanda Aspasia’nın eniştesi –ablasının kocası- Alkibiades de o evin müdavimlerinden. Yemekli, içkili, müzikli, sabaha dek süren söyleşilerin mekânı Aspasia’nın evi. (“Sempozyum” oradan geliyor.) Bütün o muhabbete, eğlenceye genç, eğitilmiş kadınlar, kızlar eşlik ediyor.
Üst tabaka içinde özel yeri var Aspasia’nın: Perikles’in sevgilisi, hayat arkadaşı, ondan bir çocuğu var. Üstelik Perikles, aristokrasinin Atina dışındaki ailelerle ittifak yapıp kendisine karşı güç oluşturmaması için Atina yurttaşı olmayanlarla evliliği yasaklayan yasayı çıkarmasına karşın... Yabancı (Miletoslu) kadından vazgeçemiyor.
Atina’nın “Dünyanın en bilge kişisi” ilan edilmesine karşın “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir” önermesiyle dönemin filozoflarını (sofistler) sarakaya alan Sokrates’e göre de Aspasia, Atina’nın en iyi hatibi, öğretmeni, filozofudur.
Özetle nereden bakılırsa bakılsın, Atina’nın en parlak çağı olarak nitelenen dönemde Aspasia’nın özel, ayrıcalıklı, tartışmalı bir yeri var. Roman, fahişe-filozof tezlerinden herhangi birine taraf olmaksızın bu “çelişkili” ve “uç” görünen iki kimliği birarada, özgürce kurgulayıp anlatmak için bir fırsat. Ancak elimizdeki örnekte bu fırsatın değerlendirildiğini söylemek güç.
İSYAN EĞİTİR
Günümüzde bile 20 yaş “evlilik çağı” olarak değerlendirilirken 2500 yıl önce o yaşta bir kızın “bekâr” kalması dikkat çekici. Öte yandan, Aspasia’nın doğup büyüğüdü Miletos, dönemin en önemli deniz ticaret merkezlerindendir. Bilinen ilk büyük ayaklanmanın orada çıkmasıyla düşüncenin “mitolojik” inançtan bağımsızlaşmasının, felsefenin aynı kentte (Miletos) ve aynı coğrafyada (İonia) doğması rastlantı mı?
Bertrand Russell, dilimize de çevrilen Batı Felsefesi Tarihi’nde deniz ticareti yoluyla zenginleşen orta sınıfın aristokrasiye baş kaldırmasının siyasal olmasa bile düşünsel bir dönüşüm yarattığını vurgular: M.Ö. 6. yüzyılda Miletos’ta halk ayaklanarak aristokrat yönetimi devirmiş, bu üst sınıfın kadınlarını, çocuklarını da kılıçtan geçirmiştir. Çevre kentlerdeki orta ve alt sınıflara örnek olabilecek bu durum, diğer kentlerdeki aristokratları ve yönetici sınıfları harekete geçirmiş, sınıf ittifakı, tarihin en büyük “öç” hareketlerinden birini yaratmıştı Miletos’ta: Ayaklananlar canlı canlı ateşe verilmiş, kentin ana meydanı canlı meşalelerle aydınlatılmıştı.
İnsansı arzular, tutkular, hınçlar, öfkeler, zaaflar taşıyan, sadece ve sadece olağanüstü/fizikötesi güç ve iradeye, ölümsüzlüğe sahip olmalarıyla bizlerden farklılaşan tanrıların-tanrıçaların başrollerde yer aldığı mitosların dışında bir durumdu Miletoslular’ın yaşadığı. Hayatın ve dünyanın değişmezliğini anlatan mitlerle pek açıklanamayacak bir durum.
Dünyanın ana maddesi, hayatın kaynağı nedir sorusunu soran ve bunun su olduğunu söyleyen Miletoslu Thales, işte bu olayların tanığıdır... Sonra birileri hava, birileri ateş, birileri sonsuzluk olarak yanıtlayacaktı aynı soruyu.
O ya da bu, “mit”lerin ötesinde fiziksel dünyanın araştırılması insanın kim olduğuna, neyi nasıl bilebildiğine, hayatın ve toplumun nasıl olması gerektiğine uzanan yolun başlangıcıdır.
PARAN KADAR KONUŞ
İonia-Miletos yöresinde bunlar olurken, Atina’da ayaklanmalar, bastırmalar vb yaşanıyordu. Nihai düzenleme, M. Ö. 594’te Solon tarafından yapıldı, borç köleliği kaldırıldı. Yurttaşlar gelir düzeylerine göre gruplara ayrıldı vb. O düzenlemeler kapsamında kadınların da iki rolü vardı Atina’da: Eş ya da fahişe.
Solon, bu ikinci meslekten sağlanacak geliri gözeterek işi devlete ait resmi genelevler açmaya dek götürmüştü. Buralarda savaş mahkûmları, ailelerinden kaçırılmış ya da köle tacirlerince satın alınmış kadınlar işe koşuluyordu. Sokakta dolaşmaları, tapınaklara girmeleri yasak olan köle kadınların, çok renkli özel bir elbise giymeleri ve saçlarını sarıya boyamaları zorunluydu. Fahişeler için devletin belirlediği ücret doğrudan kendilerine değil, genelevi yarı özel, yarı devlet girişimi olarak yöneten erkek görevlilere ödeniyordu. Dolayısıyla zorunlu cinsel mesainin kazancı, başta genelev yöneticilerine, sonra vergi toplayıcılarına en son olarak da piramidin en tepesindeki devlet ve başındaki Solon’a gidiyordu. Devletle özel kadın pazarlamacısı işte böyle el ele doğmuştu Atina’da.
Bir tarafta felsefe, öte tarafta ticaret!
Yine Atina’ya bakarsak, köle-devlet görevlisi fahişeler haricinde, başka hizmetli kadınlar da var. Örneğin şölenlerde enstrüman çalan, şarkı söyleyip dans eden, gösteriler sunan “Auletrides”ler. Bunlar, genelev hizmetlilerine göre daha bağımsızdılar; istedikleri yerde yaşarlar, kendi paralarını kazanırlar ve uzun süreli ilişkilere girebilirlerdi. Erkeklere özel eğlencelere katılırlar, erkekler onlara sahip olmak için kendi aralarında yarışmalar düzenlerlerdi. Bu kadınlar da aslında köleydi ama şöhret ve şehvet güçleriyle özgürlüklerini satın alabildikleri gibi servet de edinebiliyor.
Üçüncü grup ise hetairalar; lüks kadınlar. Eğitimli, bilgili, konuşmasını ve oturup kalkmasını bilen ev-dışı hayat arkadaşları. Salon kadınları. Aspasia örneğindeki gibi hayatlarına tek kişiden başkasını sokmayabiliyor, cinsel yaşamlarını kendileri yönetiyorlar. Erkeklere hizmetin yanı sıra hemcinslerine mesleki (heteria) eğitim vererek mekân/okul açabiliyorlar. Aspasia’nın evi kadınlar açısından bu anlamda bir okul.
Dinden kadının toplumsal rolüne, konumuna; edebiyattan, felsefe ve görgü kurallarına dek kızlara rehberlik ediyor, hocalık yapıyor.
Dolayısılya Aspasia Okulu’ndan yetişenler mesleki bir grup, bir dayanışma gücü oluşturuyordu. Tüm bunlar Aspasia’yı dinsiz, ahlaksız suçlamalarıyla yargılanmaya götürecektir.
***
Özgün bir roman kişisi var önümüzde. Aynı zamanda tarihsel bir kişilik. Filozof değilse bile felsefe bilen bir hayat, salon kadını.