
Tabir caizse (bana göre caiz değil aslında ya, Nobelli yazarımız para sahibi sınıfı, burjuva diye adlandırınca, naçar kalmış olabilirim) burjuva erkekleri, hani neredeyse (utanmasalar) hepsi, kavruk besleme Lamia’ya âşık oluyorlar ya ben bunun sebebi hikmetini çakamıyorum işte hiç!
Hayır öyle şahane kadın Sevim Çağlayan hâli de yok kızcağızın. Kaş altından bakmalar, hafif kambur bir duruş, deli deli kaçmalar filan, burjuva erkeklerini hayattan vazgeçirtecek, saç sakal koyvertip, Boğaz’a nazır köşklerinin balkonunda bir kloşar (clochard) gibi süründürtecek, ya da dünyanın en ünlü kemancısıyla boğaz boğaza getirip dövüştürtecek kadar çekici özellikler midir acaba? Hani öyle derin bir sohbetini, edebiyattan girip felsefeden çıktığını, ya da taşı gediğine koyan analizler yaptığını filan da görmedik ki, zekâsına ve entelektüel birikimine vuruldu bizim burjuvacıklar diyelim. Kızcağız liseyi bitirmek için karnında bebeğiyle sınavlara çalışıp durmuştu bir dönem. Daha öncesinde de tahta fırçalamaktan bir kitabın kapağını açmaya zamanı olmamıştı bize ima edildiğine göre.
Ardında, aşkıyla kavrulan bir dizi burjuva erkeği bırakıp, İstanbul’dan bebeğiyle birlikte bilinmeyen bir sayfiye kasabasına kaçan Lamia’ya bu ücra yerde de bir yönetmen rastlayıp âşık olmaya kalkmaz mı? (Yönetmen Bey, belki kendisi bile bilmiyor henüz ama, âşık olmaya başladı bile, bu hafta değilse gelecek hafta olacak bu iş. Bize yapılan ima bu yönde zira!)
Bu Hüseyin Kenan da, Hüsnü Şenlendirici’yi hatırlatıyor bana. “Hem Lamia hem Cavidan.. iki aslan gibi kadın arasında kaldım, ne şanslıyım” gibilerinden biraz sevindirik olmuş gördüm ben onu. Lamia’ya delicesine aşıktı hani, son bölümde benimle gel, benimle gel diye yalvarıyordu ya..
Lamia çekip gidince, hop yine dönmüş meğer Cavidan’a. Bir de ne görelim salı akşamı yayınlanan sezonun ilk bölümünün ilk sahnelerinde, uzanmış Cavidan’ın muhteşem malikanesinde havuz kenarına, cıvıl da cıvıl cıvıldaşıyor prensesiyle.
E seyirci ne oldu Lamia için döktüğün gözyaşlarına demez mi?
Demez!
Bizim seyirci demeyendir.
Etliye sütlüye karışmayacak, öylece oturacak ekranın karşısına, belki biraz yadırgayacak, ne insanlar var yavu diye düşünecek ama, içinden, hep İÇİNDEN!
Ya Makbule’nin kafayı hepten sıyırıp, öldürmek isteyecek kadar nefret ettiği ve kıskandığı Lamia’yı, şimdi –deliliği daha da ilerleyip, ilaçsız ayakta duramazken- bir kardeş gibi fevkalade derinden sevişi ve özleyişine, bir melek gibi gözyaşı dökmesine ne demeli peki? Delidir ne yapsa yeridir kabilinden bir yaklaşım mı sergilememiz isteniyor acaba?
Olur!
Onu da yaparız!
Vardır psikolojide Makbule’nin durumunun da bir açıklaması mutlaka, bakmıştır dizinin senaristi de öyle yazmıştır, orası kesin.
Ama madem delilik üzerine derinleşti bu ağabeyler, bizim durumumuza da bir baksalar ya?
Psikolojide yok mudur bizim durumumuzun bir açıklaması yavu?
Bu kadar olmayacak hikâyeleri bu kadar ilgiyle izlememizin tıptaki tanımı nedir, bizde bunu bilip öğrensek, kendi derdimizin adını koysak artık diyorum ben.
Batı aristokrasisi ve burjuvazisinin erkekleri, bazen emirlerinde çalışan kadın hizmetkârlarla ilişkiye girmişlerdir. Hatta bu ilişkiden çocukları da olmuştur. Ancak, bu sınıfların erkekleri için bu dişiler sadece cinsel obje olarak görülmüşlerdir; aşki durumlar neredeyse hiç yaşanmamıştır. Çünkü sınıf kültürü ve değerleri bu tip bir aşka geçit vermez.
Dudaktan Kalbe‘den yola çıkarsak, en fazla ve iyi niyetle söylenebilecek ve tanımlanabilecek olan şudur; bu beylerin asla burjuva olmadıkları –ki böyle bir sınıf, benim görüşüme göre bu topraklarda yoktur zaten henüz-, olsa olsa onların birer pseudo burjuva oldukları söylenebilir, o da, baskı karşısında.
Dudaktan Kalbe, her salı, 20.00’de Show TV‘de.
Rutkay Aziz diyor da... biz ne anlayalım dediğinden?
“Çok büyük bir kültürel kirlilik yaşanıyor” diyor Rutkay Aziz, Sabah Günaydın‘a verdiği röportajında; yeni ve tehlikeli bir oluşumun haberini verir gibi.
Kültürel kirlilik derken neyi kastediyor acaba?
Yeni bir kirlilik durumu mu var yoksa, hani bilmediğimiz yeni bir durum filan!
Zira bu toplumda biliyoruz ki çeşit çeşit kültürel kirlilik var zaten; bir medya kirliliği var mesela, bütün Türkiye’yi bir bulaşıcı hastalık gibi saran; kasabalara kadar uzanmış bir festival kirliliği var ayrıca; başı çeken bir siyasi kültür kirliliği var sonra; bir ticari etik kirliliği var –ki, o da bir kültürdür tabiatıyla-, bir spor kültürü kirliliği var -şikesinden küfrüne ve ihaleciliğine kadar-, Kuruçeşme sahil barlarında bir eğlence kültürü kirliliği var; hepimizi bezdiren bir görüntü kültürü kirliliği var, sinemasından, mimarisinden kentsel düzenlemesine kadar.. ve bu böylece uzayıp gider.
Sistemin kendisi kirli çünkü.
Televizyon zaten bütünüyle bir kültürel kirlilik örneği değil midir bir bakıma?
Bir türlü tam olarak oluşturamadığımız popüler kültür içinde yer alan bazı kültür dilimlerinin kirlendiğini kastediyorsa Rutkay Aziz, onu bilemeyiz tabii, ama onun da biraz daha açık konuşması gerekir ki anlayalım.
Kirlenmiş bir yüksek kültürden bahsediliyorsa -akademik, klasik, modern kültür ve sanatlardan-, onun da kirliliği net olarak tanımlanmalı ve telaffuz edilmeli derim ben.
Böyle yuvarlak ifadeler kullanıldığında, böyle ortada kuyu var yandan geç tarzı yaklaşımlar sergilendiğinde, insanın aklına ilk olarak televizyonun yaydığı kültürel kirlilik geliyor; ki, Rutkay Aziz de, mesela Avrupa Yakası‘ndaki rolüyle bir parçası değil mi kirlenmiş mediokr kültürün?
Bir türlü tam anlamıyla popüler kültür sınıfına girememiş olan Avrupa Yakası, sözünü ettiği kirlilik alanı içinde değil mi yoksa Rutkay Aziz’e göre?
Bence biraz daha net konuşmalıydı.
“Biz bu kültürel kimliğin işbirlikçisi olmayarak, bu ülkeye ve topluma o kadar katkı sağlamış olacağız. Kimse yarasız olduğunu söylemesin; hepimiz bir biçimde yaralıyız. Önemli olan hafif yaralı olmak ve onun tedavi olanağını açık tutmak. Kimse ‘kirlenmedim’ demesin. Bir biçimde kirleniyoruz. Muhsin Ertuğrul, ‘Aman şemsiyelerimizi açalım pislik bize bulaşmasın’ derdi. Şemsiye de kurtarmıyor, bir biçimde bulaşıyor.”
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
|
Telif Hakkı © 2008 Taraf Gazetesi - Tüm hakları saklıdır.