Tam bir İttihatçılık sentezidir Ömer Seyfettin. Türk milliyetçiliğinin “büyük patlama”sında yaşar ve ilk maddenin “sıcak plazma” haline şekil verir. Ne ararsanız bulursunuz: Taner Akçam’ın hep vurguladığı; Fuat Dündar’ın geçen yıl Paris’te bitirdiği doktora tezinde mercek altına aldığı “Anadolu’nun Türkleştirilmesi” projesinin temelindeki korku ve nefret. Ezelî ve ebedî düşmanlarımız Rumlar, Bulgarlar ve Ermeniler (bir kitap yazıyorum ve adı bu olacak: Our Eternal Enemies). Sosyal Darwinizm, orman kanunu, en yırtıcıların hayatta kalma hakkı. Osmanlı altın çağında biz onlara ne kadar âdil ve cömert davranmışken, bu nankör ve hainlerin bizi nasıl sırtımızdan bıçakladığı. (Bu noktada Cemil Çiçek’i anmamak mümkün mü?)
Aynı İttihatçı ön-faşizminde, amansız Tevfik Fikret karikatürlerine ve liberalizmi –sadece liberalizmi mi; hayır, daha genel olarak evrenselciliği, hümanizmi, insanlık sevgisini- horlamanın, aşağılamanın en berrak ifadelerine de rastlarız.
Ömer Seyfettin’in liberalizmde sevmediği şey, bireyciliktir. Kötüdür, çünkü cemiyetle çelişir. Bireycilik milletin içinde erimez, millî dâvâya sırt çevirir. Özgürlük kendi başına bir amaç değildir. Sadece birey kendini milletine adarsa anlamlıdır.
Hürriyet Gecesi’nde (1917) genç bir muharrir, dokuz yıl önceki 1908 devrimini hatırlar. “O ilk gün, o ilk hürriyetin ilân edildiği gün neydi yarabbi!” Kendini kaybeder, sokaklarda dolaşır, evine döner, duramaz, gene dışarı fırlar. Emellerinin “dünkü devrin şahsiyet etrafına çektiği o demir ve ateş kale”den kurtulduğunu düşünür. Bir şiddet ve heyecan boşalımı içindeyken, yanında beliren uzun boylu, beyaz sakallı bir ihtiyar, fevkalâde parlak gözleriyle ruhunu okur: “Heyhat... Ben seni gördüm delikanlı, inkâr etme. Senin ruhun hırs dolu... Sen gayesini idrak etmemiş bir cemiyetin evlâdısın! Çok gençsin! Hakikî hayatın mânasını bilmiyorsun! Her gafil gibi yalnız kendini düşünüyor, fani nefsinin kıymetsiz menfaatinden başka bir şeyi aklına getirmiyorsun.” Devamında ihtiyar, hep 1917’den geriye bakıp Türk milliyetçiliğinin tipik korkularını dile getirir: “On beş gün sonra şüphesiz bu gürültüler, bu nümayişler bitecek. Kuvvetlenmemizi çekemeyen düşmanlar gizli hücumlarına başlayacaklar.... En büyük devletler ordularıyla, donanmalarıyla bizi ezmeğe, tarihten silmeye koşacaklar. Eğer biz uyanık bulunmazsak... Bizi uyandıracak muharrirlerimiz, şairlerimiz, ediplerimizdir...” Mesaj açıktır: “Hürriyet! Hürriyet! Bu, seni mes’udiyete götürecek bir yol mu? Milletin mes’ut olmadan sen mes’ut olabileceğini ümit ediyor musun?” Onun için: “Ey genç muharrir! Gel, sen bir kahraman ol! Nefsini düşünme. Boş gururu, menfaatperverliği bırak. Milletini uyandır.” Sonunda genç yazar “milletin içinde [tasavvuf anlamında] fena bulmaktaki zevki, bunun azametini” idrak eder; ruhunda o âna kadar duymadığı “başka bir galeyanın nurdan fırtınası” gürlemeye başlar.
Nakarat (1918) “gençliğini Makedonya’da geçiren eski bir zâbitin hatırat defterinden” fragmanlar biçiminde kaleme alınmıştır. 1878’de Ayastefanos antlaşmasıyla Bulgaristan’a verilen, sonra Berlin antlaşmasıyla geri alınan Makedonya, rakip Bulgar, Yunan ve Sırp milliyetçilikleri ile Osmanlı jandarmalarının mücadele alanına dönüştü. Genç bir teğmen, 1903-1904’te Pirbeliçe’de konaklamıştır. Günlüğüne düştüğü notlardan, “çabuk terfi etmek, yüksek mevkilere geçmek, güzel İstanbul’da zevk içinde, eğlence içinde yaşamak, çok iyi yemek, çok iyi içmek, çok iyi giyinmek, zengin bir izdivaç avlamak, çabucacık paşa olmak, Avrupa’da ataşemiliterlikle keyif yetiştirerek ömür sürmek” için erkânıharp (kurmay) çıkmak istediğini, ama bir arkadaşını dövdüğü için bu cehenneme atandığını öğreniriz. “Mükemmel, muntazam, şık bir ordu” hayal etmişken, şimdi “sanki bir kabir azabı” çeker. Derken arka avludaki bir Bulgar kızına uzaktan âşık olur. Onunla birlikte Amerika’ya kaçmayı düşler. Ama Rada’nın uzaktan uzağa tekrarladığı nakaratın, sandığı gibi bir aşk şarkısı olmayıp, “İstanbul bizim olacak” sözleriyle Büyük Bulgaristan idealini yansıttığını öğrendiğinde şok geçirir. Öykünün sonunda, “Velmefçe ormanlarında kendince mukaddes bir fikir için ölen komite papazın o cesur kızıyla arasındaki farkı düşünerek” yatmaktadır.
(Not 1: Beş kişilik 12 Eylül cuntasının 1981’de çıkardığı Yüksek Öğretim Yasası, “Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu” öğrenciler yetiştirmeyi emreder.)
Henüz YÖK’ten geçmeyen genç muharrir ile teğmenin ortak noktası, millî gayeye, ulvî hedeflere yabancılıklarıdır. O ulvî dâvâlara bağlılığın insanlığa bakışı ne hale getirdiğini de gelecek sefer görelim.