Cumartesi gecesi tarihî ziyaretini tamamlayarak yurda dönen Cumhurbaşkanı Gül şunları söyledi: “İkili ilişkilerimizin gelişmesinin önündeki engellerin de karşılıklı diyalog yoluyla ortadan kaldırılmasının sağlanması gerektiği konusunda Ermenistan tarafıyla görüş birliği içinde olduğumuzu gördüm.” Bu sözler, Ermenistan politikasında yeni bir dönemin başladığını müjdeliyor. Şimdi, nasıl bu noktaya geldiğimize bakalım.
1993 yılından bu yana, Ermenistan’a karşı uygulanan Türk dış politikası Karabağ sorunu nedeniyle Azerbaycan’a endekslenmiş durumdaydı. Bence bu durum, sadece Ankara yönetiminin “Azeri kardeşlerini” çok sevmesi ve Azerbaycan’ın Karabağ bölgesini işgal etmiş olan Ermenistan’a karşı yaptırım uygulaması ile açıklanamaz. Ermenistan ile ilişkileri dondurma kararının arkasında bazı duygusal faktörler olduğunu düşünüyorum. Ankara’daki devletlû takımı, 1973- 994 arasında Türk diplomatlarını öldürmüş olan ASALA örgütüne karşı duyduğu hınç ve nefreti maalesef tüm Ermeniler’e yansıtmıştır. Kâğıt üzerinde Azerbaycan’a destek amaçlı olarak kurgulanan ambargo, bir noktadan sonra bütün Ermeniler’e “hadlerini bildirme” amaçlıdır. Farkında olarak veya olmayarak, o dönemde hükümetlere uzlaşmazlık tavsiye eden diplomatlar, sanki bireysel düzeyde ölen arkadaşlarının kan davasını sürdürmüşlerdir.
Bu davranış kalıbı, 1915-1918 yılları arasında İttihat ve Terakki yönetiminin I. Dünya Savaşı sırasında uyguladığı politika ile benzerlik gösterir. Tıpkı Rus ordusuna yardım eden Ermeni çetecileri cezalandırmak için cepheden 1500 km uzaktaki günahsız Eskişehir Ermenileri’nin tehcir edilerek Suriye çöllerine sürülmesi gibi bir karardır. Ortadoğu siyasal kültüründe başıbozukların isyanını cezalandırmak amacıyla o grubun tüm mensuplarına kan kusturulması normal sayılır.
1993’ten beri Türkiye’nin Ermenistan’a karşı ekonomik ambargo uygulaması ve bu küçük ülkeyi dünyadan izole ederek “burnunu sürtmeye” çalışması herhalde Ankara’da birilerinin yüreklerini soğutmuş olmalıdır. 1991 yılında, DYP-SHP koalisyonunun başbakanı Süleyman Demirel’e zeytin dalı uzatmış olan dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan’ın barış çabalarını geri püskürtmek için bazı diplomatlar epey çaba göstermişti. Geçenlerde Sabah muhabiri ile görüşen eski Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin o günleri şöyle hatırlıyor: “Petrosyan’dan övgüyle söz edip, ‘Ulusal bir liderdi’ diyen Çetin, son seçimlerde Cumhurbaşkanlığı yarışını kaybeden Petrosyan’ı şöyle anlatıyor: “Diasporaya prim vermiyor, Türkiye’yle ilişkileri geliştirmek istiyordu. Karabağ sorununu çözmek istiyordu ama seçimi kaybetti” (5 eylül). Dış politikasını Türkiye ile ilişkileri düzeltmek üzere kuran Ter Petrosyan’ın geri püskürtülmesinde başrolü oynayanlardan biri de dönemin başbakanı Demirel’dir. Bakın, Demirel o günlerde Ter Petrosyan’a neler demiş:
“Siz Ermenistan’da yaşıyorsunuz. Arjantin’deki, Kaliforniya’daki Ermeniler’in sizi idare etmesine izin vermeyin. Onları dinlerseniz siz zarar görürsünüz. Diaspora zarar görmeyeceği için size sorumsuz işler yaptırırlar.” Peki, Petrosyan neden başarılı olamadı ve devrildi? Demirel, “Çünkü Ter Petrosyan aşırı milliyetçi hareketler içinde değildi. Bu yüzden devrildi. Netice itibariyle Türk düşmanlığını aşamadılar.”
Hazret ne kadar pişkin, değil mi? Önce, Ter Petrosyan’ın altındaki halıyı çekip yere oturtuyor ve ambargo uyguluyor. Sonra da “diasporanın idaresine girdi ve Türk düşmanlığını aşamadılar” mazeretinin ardına sığınıyor. Şimdi de bu politikanın sonuçlarını gözden geçirelim.
1. Son 15 yılda uygulanan ambargo sonucunda, zaten doğal kaynakları kısıtlı olan Ermenistan ekonomisi dibe vurmuştur. 1989 yılında yaklaşık 3,5 milyon olan Ermenistan nüfusu günümüzde iki milyona düşmüş ve eğitimli insanlar dışarı göç etmişlerdir. Bugün geçim sıkıntısı çeken yaklaşık 50 bin Ermeni kadını İstanbul’da ev hizmetlerinde çalışmaktadır.
2. Fakirleşme sonucunda Ermenistan diasporaya “her bakımdan bağımlı” hale gelmiştir. Günümüzde Ermenistan milli gelirinin yaklaşık yüzde 30’u diaspora Ermenileri’nin yolladığı yardımlardan oluşmaktadır. Yâni Demirel’in şikâyet ettiği her şey, kendisinin başlattığı ambargo sayesinde katlanarak artmış ve Ermenistan’da yaşayan fakir Ermeniler, Amerika’daki zengin Ermeniler’in sadakasına muhtaç hale gelmişlerdir. Doğallıkla, “parayı veren düdüğü çalmakta” ve Erivan yönetimi diasporanın dümen suyunda hareket etmektedir.
3. Peki, 1993’ten beri uygulanan ambargo sayesinde Ermeniler “soykırım iddialarından” vazgeçtiler mi? Hayır, tam tersi oldu! Birçok ülkeyi 1915’te Anadolu’da soykırım yapıldığına ikna ettiler! 1991 yılında sadece Kıbrıs Rum Cumhuriyeti parlamentosu soykırım tasarısını kabul etmiş iken bugün bu listeye 18 ülke ve üç uluslararası örgüt eklenmiştir. Liste şöyle: Avusturya, Belçika, Fransa, İsviçre, İtalya, Litvanya, Hollanda, Polonya, Rusya, Slovakya, Vatikan, Yunanistan, Kanada, Arjantin, Şili, Uruguay, Venezuela ve Lübnan. Amerikan Kongresi’ne sunulan soykırım tasarıları bugüne kadar engellendi. Ama Barack Obama Başkan seçildikten sonra ne olur, bilemem. Hele, Obama’nın yardımcısı Senatör Biden’ın bu konudaki katı tavrı düşünüldüğünde durum hiç parlak gözükmüyor.
Winston Churchill, galiba Stalin’in ölümünden sonra “eğer yaşlanma ve ölüm varsa; umut da vardır” demiş. Arkadaşlarının kan davasını güden büyükelçiler, şükürler olsun “yaş haddinden emekli” oldular. Onlar artık engin deneyimleri ile CHP ve MHP’nin ufkunu aydınlatıyorlar! Anlaşılan, Ankara’da bir dönüşüm yaşanıyor. Belli ki Dışişleri’nde kan değişimi başladı, yeni nesil diplomatlar göreve geliyorlar. Son politika değişikliğini yeni diplomat kadrosunun basiretine, AKP’nin azmine ve Cumhurbaşkanı Gül’ün cesaretine borçluyuz!