
Bilim adamları da dua eder.
En azından bazıları...
Sarsılmaz inançlara sahip olmakla, sonucu bilinmeyen deneylere girişebilmek arasında zorunlu bir çatışma vardır; evet.
Ama bu çatışmayı her daim içinde taşıyanları yakından tanıdığınızda, biraz da bu çatışma sayesinde, birbirini zorladıkça sağlamlaşan inanç ve bilgi haznelerine sahip olduklarını görürsünüz.
Zengin ve dinamik haznelerdir bunlar...
Sorarsanız, inandıkları için, bilginin peşinden hiç korkmadan gittiklerini anlatırlar size.
İnandıkları için, insan aklına güvenleri sınırlıdır; bugün doğru bildikleri şeyin yarın yanlış çıkabileceğini yine bu inançları sayesinde peşinen kabul ederler.
İnanan bilim adamları, ilahi kudreti sorgulamazlar ama kendilerinin ilahi kudreti anlama yeteneğini illa ki sorgularlar.
İnanç haznelerini dinamik kılan da budur, onlara göre.
Sürekli yeni bulguların peşinde, bildikleri değişerek bilim yaparken inançları değişmese de, inanma biçimlerinin değiştiğini anlatırlar.
Dua eden bilim adamlarını; yaratılış teorisine inanan biyologları, fizikçileri, kimyagerleri, astronomları anlamakta zorlanırım ben.
Ama onları anlamaya çalışmayı çok severim.
Dua eden bilim adamları beni büyüler.
Bilgisi az ve inançtan mahrum aklım yadsımaz onları; aksine kıskançlık ve hayranlık karışımı bir duyguyla izler.
Yakın zamana kadar, dindar bilim adamlarının çok bol olduğu bir ülkede, ABD’de yaşıyordum.
Dindar bilim adamlarının çoğunlukta olduğu bir üniversitede, Georgetown’da yıllar geçirdim.
Dua eden bilim adamlarının sırrını çözemedim ama bilmediğini ve son tahlilde bilemeyeceğini kabul eden aklımla onları çok sevdim.
***
New York Times yazarı Dennis Overbye makalesine bir bilim adamının duasıyla başlamış.
Walker Percy’nin Yıkıntılarda Aşk romanından alınma, fıkra gibi bir dua bu:
“Tanrım, yaptığım çalışmalar bilgi dağarcığımızı genişletip insanoğluna yarar getirsin” diye yakarıyor bilim adamı ve devam ediyor:
“Tanrım, eğer bir yarar getirmeyecekse bile yaptığım çalışmalar, hiç olmazsa bu çalışmaların insanoğlunu yok etmesine engel ol.”
“Tanrım, o da olmazsa, en azından ‘beyin’ üzerine yazdığım son makalenin insanoğlu yok olmadan yayımlanmasını sağla.”
***
Bugün milyonlarca insan nefesini tutup İsviçre-Fransa sınırında, yeraltında yapılacak deneyin sonuçlarını bekleyecek.
Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü CERN’de, onlarca ülkeden binlerce fizikçinin 14 yıldır üzerinde çalıştığı bir deney bu.
Sekiz milyar dolarlık maliyetiyle, bugüne kadarki en pahalı ve en iddialı bilimsel araştırmayı taçlandırıyor.
Yapılmak istenen, enerjiyi parçacıklarına ayırmak...
Bunu, protonları yedi trilyon elektron voltluk bir enerjiye erişecek kadar hızlandırarak yapmayı deneyecekler.
Ve her ne kadar, “Big Bang” (Büyük Patlama) adı şimdiden yakıştırılsa da, deneyin bugünkü aşamasında patlama gerçekleşmeyecek, çünkü hızlandırılan parçacıklar henüz çarpıştırılmayacak.
Çarpışma ekim ayında denenecek; yeni parçacıklar o zaman ortaya çıkacak.
Evrenin oluşumunu Big Bang’le açıklayan bilim, bir anlamda kendi mini Big Bang’ini yaratarak bu teorinin ve aslında bugün Standart Model başlığında bilinen bütün parçacık fiziği teorilerinin doğruluğunu sınayacak.
Ve –“inşallah” diyesim geliyor gerçekten de- başarılı olacak CERN’deki bilim adamları; olurlarsa belki kara deliklerin sırrına vakıf olabileceğiz.
Tabii eğer, mini Big Bang’imiz kendisi bir kara delik üretip –“maazallah” diyesim geliyor şimdi de- hepimizi, dünyamızı, evrenimizi yutmazsa.
Şaka bir yana, bu son kaygı, aylardır dillendiriliyor.
Ama deneyin sahiplerinden gelen açıklama gayet net.
CERN’ün Başkanı Robert Aymar’a göre, “bu deneyin hiçbir riski yok; risk var diyenler masal anlatıyor.”
***
CERN deneyi üzerine yazmaya karar verince, Washington’daki nükleer fizikçi bir arkadaşımı aradım.
“Saat kuracağım, sabaha karşı kalkıp internetten izleyeceğim” dedi 48 yaşında iki çocuk annesi olan Christine Ruf, “çocukları da uyandıracağım ve deneyin başarısı için hep birlikte dua edeceğiz.”
Daha önce benzerlerini ondan duyduğum bu sözleriyle, bir kez daha ve neredeyse CERN deneyinin bir türlü tam kavrayamadığım ayrıntıları kadar afallatı beni Christine.
Bir kez daha, onu çok sevdim.
***
Sonra Christine’in de sorusu üzerine, Türkiye’nin CERN deneyine katkısına takıldı aklım.
20 Avrupa ülkesinin üye olduğu CERN’de, ABD, Rusya, İsrail, Japonya ve Hindistan’la birlikte “gözlemci ülke” statüsünde Türkiye.
Türkiye’den 35 fizikçi çalışıyor bu deneyde; “gözlemci” statüsünde bile olmayan birçok ülkeye kıyasla çok sınırlı bir katılım.
Bence, dindarıyla “laik”iyle, bilim adamıyla din adamıyla bütün Türkiye bugün CERN’deki deneye dikmeli gözünü.
Ve bu, Ankara’nın CERN’e üyelik girişimini hızlandırmasına vesile olmalı.
Çünkü ülkemizde bilimin altyapısının görücüye çıkmasını da beraberinde getirecek bir girişim bu.
Kafalarımızdaki bilim haznesini zenginleştirmenin de bir adımı.
Bence, bu Ramazan gününde bir yandan CERN’e odaklanmalı bir yandan da Christine Ruf gibi dua etmeli bu ülkenin dindarları:
“Alahım, bu deney başarılı olsun, Türkiye de CERN’e katılsın...”
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
| ||||||
|
|
Telif Hakkı © 2008 Taraf Gazetesi - Tüm hakları saklıdır.