Bu dostluk denen şey de pek berbat bir şey yavu!
Bir kere, asla dostunun kara gününde yanında olmayacaksın, söz olur çünkü; Allah korusun, Pakize Suda bu durumun tanığı olursa mesela, kara günü bekleyen akbabalara benzetebilir sizi. Ayrıca, ‘ne iyi insan’ olduğunu etrafa göstermek için fırsat bilen sözde dostlardan olduğunuzu da düşünebilir. Hem sonra, arkadaşınızın iyi gününe tahammülü olmayanlar sınıfına girersiniz o dakka.
Pakize Suda, pazar günkü köşesinde, “gerçek dost, kara günde belli olur” deyişini şöyle açıyor zira: “Bu sözü duyduğum zaman aklıma hemen ‘arkadaş’ının iyi gününe tahammülü olmayanlar geliyor. Kötü günde koşmayı, ‘ne iyi insan’ olduğunu etrafa göstermek için fırsat bilen sözde dostlar... Dostlar birbirlerinin başarılarını da beraberce kutlayabilmeliler. Koşmak için kara günü bekleyenleri akbabaya benzetiyorum.”
Yazısının bir yerinde, “Son olarak benden size bir atasözü...” diyor Pakize Suda “Dost acı söyler.”
Yapmayın yavu! Düşman yeteri kadar acı söylüyor zaten, dost da mı acı söyleyecek şimdi?
Yok mu bize tatlı söyleyecek bir Allah’ın kulu arkadaşlar!
Şimdi Pakize Hanım’ın söylediklerine kulak verecek olursak (ki, büyüğümüzdür, severiz, sayarız.. kulak vermemiz şarttır bir yerde), öncelikle bu dost denen şüpheli şahıslar, anladığım kadarıyla, kara günümüzde hiç semtimize uğramayacaklar bir kere... yanımızda olup başımızı okşamayacaklar asla.
İyi günümüzde, hoş günümüzde, mutlu günümüzde ise, ayakaltında dolaşıp, acı acı laf çakacaklar gelip geçerken. Pakize Hanım diyor ki, “Karşıdaki de gerçek dostsa eğer, acı söze itiraz etmez”. O halde biz, en mutlu günümüzde zehir zıkkım laflar sokuşturan bu gerçek dosta –söyledikleri gerçeği yansıtmasa bile- hiç itiraz etmeyeceğiz, boynumuzu büküp, sineye çekeceğiz ki, ne gerçek dost olduğumuz anlaşılsın.
Biraz kafam karıştı ya, bir daha özetleyelim belki zihnime bir küşayiş gelir:
Şimdi bu gerçek dostlar, kara günümüzde bizi acımızla, kederimizle baş başa bıraktıkları yetmezmiş gibi, iyi ve mutlu günümüzde gelip, bir sağ bir sol kroşe çekip, karşılığında da ağzımızı açmamamızı ima edip, en pembe günümüzü, kara bir güne dönüştürdükten sonra alıp başlarını gitmeliler. Bu şart bir yerde. Günümüzü karartan onlar da olsa, kendi felsefelerine ters düşmemek için anında arazi olmaları gerekiyor anlayacağınız.
Bu dostluk denilen şey de, gerçekten pek berbat ve bir o kadar da zahmetli bir şeymiş yavu!
Ben şahsen bugünden tezi yok, bütün dostlarla selamı sabahı kesmeye karar verdim. Yeni dostluk ihtimallerine karşılık da bir Latince deyiş var ki, yeni hayat sloganım olacak artık:
“Kardeşim, merhaba ve elveda!” (“Frater, ave atque vale!” –Catullus)
Kısa kesmek en güzeli!
Pakize Suda, yazısında bir de vefa konusuna değinmiş, benim bir yazıma istinaden; “Vefanın yeri gazete köşeleri değildir Sayın Yazar. Ve çok derindir bu vefa meselesi. Bir girersem...” demiş.
Ben giriyorum izninizle (önden haber veremedim, mazur görün). Vefa konusunu tartışmak için gazete köşelerinin fevkalade uygun olduğunu düşünüyorum çünkü, keşke bütün köşe yazıları vefaya sarsa, her köşeden vefa konusunda yazılar yeşerse diyorum.
Benim naçizane görüşüm; vefasızlık, güncel gelgitlerle ilgili değildir; ihanet sınıfına girer zira. Yani daha önceden yapılmış edilmişleri, öpüşüp koklaşmaları, ortak sevinç ve acıları, tarihten, kişinin tarihinden silmektir bir yerde.
Vefasızlık, negatif yüklemli ve enerjili bir duygusal eylemdir. Ve her eylemde olduğu gibi de kendini dışarıda/dışta biçimlendirerek ele verir nihayetinde. Böylece vefasızlık, kamusallaşmış olur artık.
Vefanın örneklemelerle, hatırlatmalarla, sağ gösterip sol vurmalarla, genellemelerle, durum tespitleriyle, durum muhakemeleriyle, (aslında o değil de şu’larla..) ‘sözüm meclisten dışarılar’la, öğüt vermelerle, olumsuzlukları olumlunun yanına yapıştırıp, aslında o da öyledir imalarıyla hiçbir aidiyet bağı yoktur.
Vefa acı söylemez, söyletmez de aynı zamanda. İnsanı, dosta acı söyleme tuzağından da kurtarır hatta, hesapsız kitapsızdır çünkü. Sadakat esaslıdır. Habasetin zerresinin yer almadığı bir evren platformudur bana göre.
Pakize Suda, pazar günkü yazısında Telesiyej sütununun imzasız olmasına da değinmiş. “Ne güzel!” diyor, “Her zaman özenmişimdir, isimsiz yazanlara.”
Herkes imzasız yazabilir tabii!
Ama imzasız yazmak, imzanın bilinmesinin avantajlarından nemalanmamak demektir aynı zamanda. İmzasız yazan birinin ünlü ve marka olmak yolları kapalıdır. Ne televizyonda program yapabilir, ne albüm çıkarabilir, ne de oyunculuk yapabilir neticede.
Yok gibi bir şeydir çünkü o.
İşi sadece ve sadece yazmaktır.
Kimileri hayalet olmayı seçer; kimliğiyle, hatta kişiliğiyle okur üzerinde -minimum dahi olsa- hiçbir baskı kurmamak ister; kimi de adıyla sanıyla, kişiliğiyle, kimliğiyle, hatta görünümüyle bir belirleyen olmayı seçer.
İşte hepsi bundan ibarettir bana göre.
“Kardeşim, merhaba ve elveda!” demek de, en güzelidir belki.
Tasavvuf felsefesindeki ayna, derin bir konudur.
Şarkıcı Nihat Doğan, Başbakan Tayyip Erdoğan için, “Biz onun yolunda gideceğiz, kendisi bizim aynamızdır” demiş. Nihat Doğan AKP Beşiktaş İlçe Başkanlığı bünyesinde siyasete girmiş çünkü.
Yeni siyasetçinin, Başbakan’ı ayna görmesi ilginç.
Zira tasavvufi şiirde ayna bir tecelli-gâhtır. Yani Sevgili’nin (Allah’ın) göründüğü, kendini gösterdiği yerdir. Tasavvuf, insan, Allah’ı gösteren en mükemmel aynadır da der aynı zamanda.
Nihat Doğan’ın lideriyle ilgili bu ifadesinin çok anlamlı bir ifade olduğunu düşünürsek, siyasi faaliyet göstereceği Beşiktaş ilçesi sakinlerine çok yönlü işaretler göndereceği de açıktır.
Nihat Doğan ayrıca, “Ülkemizin özgürlüğü için sahada olmam gerektiğine inandım” diyor.
Hangi özgürlük acaba bahsettiği?
Aynayla yola çıkıp, iri iri mesajlar verdiğine göre bahsettiği özgürlük, tasavvufi alan içinde kalan bir özgürlük mü, yoksa Fransız Devrimi’nin Liberte’si mi?
Umarım Beşiktaş ilçesinin kemikleşmiş Halk Partililiğini aklından çıkarmıyordur Nihat Doğan. Çünkü Beşiktaşlı Halk Partililerin aynasında ise bir başka lider insanlara bakıyor: Mustafa Kemal Atatürk.
Beşiktaşlı seçmenler bakalım hangi aynada kendilerini görecekler.