Erdoğan-Doğan savaşı- 2

Amberin Zaman - 19.09.2008
 
Share/Save/Bookmark Arkadaşına gönder Yazdır Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült 


Meslek hayatına New York’ta BusinessWeek dergisinde borsa muhabiri olarak başlayan biri olarak, Wall Street’teki depremi izlerken annemin en sık tekrarladığı öğüdü aklıma geliyor: “Ne oldum değil, ne olacağım demeli.”


1990’lı yılların başıydı. Piyasalar sağlıklıydı. Daha çok para kazanma yolunu arayan bankacılar her gün yeni “türev” olarak adlandırılan formüller üretip servetlerine servet katıyorlardı. İkiz kulelere işim icabı çok sık giderdim. Kaynaklarım genellikle 20’li yaşlarında, beyaz, en iyi üniversitelerden mezun, tepeden tırnağa marka giyinen, daha yüzüme dahi bakmadan, üstümü başımı süzen feci halde ukala tiplerdi. Biz daha ağzımızı açamadan hemen esas meseleye girerlerdi: “Maaşın ne kadar?” Söylediğim zaman tepki hep aynıydı: “Ay zavallı, nasıl geçiniyorsun!” Doğru, ayda aldığım cüzi para ancak kira ve yeme içmeme yetiyordu, arada bir de sinemaya. Oysa kendileri milyonlarca dolarlar, Piaget saatler, Dom Perignon şampanyalar içersinde yüzüyorlardı. Bizleri aşağılamak onlara eğlenceli geliyordu. Çömez olduğum için haber toplamak adına susup katlanıyordum. Ve nitekim duyduğuma göre beni horlayan o kaynaklarım şu anda işsiz. “Ne oldum değil, ne olacağım demeli.”


***


Tayyip Erdoğan ile Aydın Doğan arasındaki kavganın tüm şiddetiyle sürdüğü bugünlerde acaba Başbakan da zaman zaman bu sözleri aklına getiriyor mudur? Bir zamanlar kendisi gibi alternatifsiz görünen Adnan Menderes’i, Turgut Özal’ı hatırlıyor mudur? Bilemeyiz. Ancak net olan şu ki, taktik açısından (ilkelerden söz etmiyorum hiç) Aydın Doğan, Başbakan’ın önünde görünüyor. Bir kere medya patronu olarak Aydın Doğan basının gücünü çok iyi kavrıyor, kendi lehine kullanıyor. Son bir haftada dünyanın en önemli ajanslarından Bloomberg ve Reuters’a peş peşe mülakatlar verdi, olayları kendi açısından anlattı. Ayrıca kimi uluslararası medya örgütlerini devreye sokarak Başbakan’a kınama mektupları gönderttiği anlaşılıyor. (Gerçi bunlardan Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) konusundaki eleştirilere kendi tecrübelerime de dayanarak yüzde yüz katılıyorum. Patrondan yana tavır alıyorlar.)


***


Aydın Doğan ile ilk olarak The Economist için kendisiyle ilgili çizeceğim bir porte nedeniyle tanışmıştım. Gayet nazik davranmıştı, sorularımı uzun uzun cevaplamıştı. Ardından kendimce objektif ama oldukça eleştirel bir yazım yayımlandı. Özellikle Aydın Doğan’ın başını çektiği medyadaki tekelleşmeye dikkat çekmiştim. Anında Doğan medya grubundan kimi ağır abiler telefona sarılıp beni azarladı, kimileri de kutladı. Bunlara pek şaşırmadım. Beni şaşırtan Aydın Doğan’ın kendisi oldu. Hilmi Özkök’ün genelkurmay başkanlığı dönemiydi. İlk defa Genelkurmay’ın düzenlediği bir resepsiyona davet edilmiştim. Aydın Bey de oradaydı. Yazımın yayımlanmasından sonraki ilk karşılaşmamızdı. ‘Herhalde bundan da bir fırça yiyeceğiz’ diye düşünürken, yanıma geldi, omuzlarıma koluna attı ve “beni neden hiç aramıyorsun” diye sitem etti. Ardından “yazın çok güzel olmuş, tabii biberini de katmışın” deyip kolumdan çekti, “gel seni Hilmi Paşa’yla tanıştırayım,” dedi. Bu manzara karşısında hazır bulunan Doğan medya tayfasının surat ifadelerini hiç unutamayacağım. Ağızları açık bizleri izlerken, aralarından beni köşesinde sürekli ajan ilan eden biri “ah ben de geliyorum” deyip arkamıza takıldı. (Tanıdığım diğer soğuk ve kibirli paşaların aksine Hilmi Özkök de güler yüzle elimi sıkınca ‘herhalde rüya görüyorum, burası Türkiye olamaz’ diye düşündüm.) Özetle Aydın Doğan hem eleştiriyi hazmedebilen, hatta lehine bile çevirmeyi başarabilen biri. En azından öyle görünüyor.


***


Tayyip Erdoğan’a gelince. Kendisine hoşlanmadığı sorular sorulunca çevresine dönüp “bunu eğitememişsiniz” diyebilen, işine gelmeyen haberleri yazanları “şerefsiz” ilan eden biri olarak, Aydın Doğan’ın tam tersi, basınla ilişkileri nasıl yürüteceğini pek bilmiyor diyebiliriz.


Ve bu yüzden haklı olduğu yerde haksız duruma düşebiliyor. İfade ettiği doğrular öfke bulutunun altında kaybolup gidiyor. Tıpkı Deniz Feneri hikâyesinde olduğu gibi. Basının Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir yolsuzluk skandalını gündeme getirmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ancak bunu yaparken eğer Başbakan’ın da bunlara bulaşmış olabileceğini ima ediyorlarsa, elbet de bu konuda Başbakan’a söz ve savunma hakkı tanımaları gerekir. Bu noktada Başbakan’ın “çamur at, izi kalsın” suçlamaları bizce son derece haklıdır. Sadece Doğan medya grubu değil, Türkiye’de birçok gazete çamur atmayı alışkanlık haline getirmiş durumda. İşine gelince derin devletten yana, işine gelince hükümetten. Al birini vur birine. O yüzden diyorum ki Allah’tan Taraf var. Allah’tan bağımsızız. Yine de ihtiyatı elden kaçırmayıp “ne olduk” demeyelim. “Ne olacağız” diyelim.






 

ARAF'TAN

 

Amberin Zaman

 
E-Mail Gönder
 
 



Diğer haberler
- BUGÜNKÜ YAZARLAR
-
Murat Belge TÜRKİYE'NİN HALLERİ
Murat Belge
Ahmet Altan KUM SAATİ
Ahmet Altan
Yasemin Çongar YA DA
Yasemin Çongar
Neşe Düzel PAZARTESİ KONUŞMALARI
Neşe Düzel
Süleyman Yaşar BU GÜN
Süleyman Yaşar
Etyen Mahçupyan MÜLAYİM
Etyen Mahçupyan
Alper Görmüş MEDYAİRONİK
Alper Görmüş
Ayşe Hür TARİH DEFTERİ
Ayşe Hür
Gökhan Özgün MÜREKKEP
Gökhan Özgün
Halil Berktay OKUMA NOTLARI
Halil Berktay
Markar Esayan ARADA
Markar Esayan
Nabi Yağcı NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı
Lale Kemal BAKIŞ ACISI
Lale Kemal
Cemil Ertem EKONOMİ POLİTİK
Cemil Ertem
Temel İskit YAZI
Temel İskit
Yıldıray Oğur MANİFESTOM
Yıldıray Oğur
Ümit İzmen ÖTE TARAFTAN
Ümit İzmen


 
 

Telif Hakkı © 2008 Taraf Gazetesi - Tüm hakları saklıdır.

#