Galiba 1988 kışıydı. İngiltere’den dostum John Keane beni bir toplantıya çağırdı: “Yirmi birinci yüzyılda basın özgürlüğü” konusunu tartışmak üzere çağrılmıştık ve iki gün bu konuyu konuşacaktık. Özelikle “1988” dedim –yani Berlin Duvarı daha ayakta, temsil ettiği sistem de ayakta. Polonya, Macaristan, Çekoslovakya’dan gelenler vardı. Rusya’dan da bir kişi vardı ama o artık Rusya’da oturmuyordu, onun için de en cesur sözleri o söylüyordu.
Tabii Batı ülkelerinden çağrılanlar –ev sahibi Birleşik Krallık başta- çoğunluktaydı. Denizaşırı, Kanada’dan gelen de vardı. Bu iki “blok”tan sayılmayacak, Güney Afrika’dan biri, bir de ben vardık.
Yani, çok kişi vardı, ama konuşmalar başlayınca gördüm ki, kim konuşursa konuşsun, aslında topu topu iki tane konuşma yapılıyordu: “doğu konuşması” ile “batı konuşması” diyeyim.
Doğudan biri söz aldı mı, “Devletin malı olan bir medyadan hiçbir hayır gelmez” diye başlıyordu. Böyle bir basının özgür olmadığını, mutlak bir denetim altında çalışmak zorunda olduğunu, en basit ve apolitik konular dışında hiçbir sorunla ilgili “doğru” bir söz söylemesine izin verilmediğini anlatıyordu. Konuşmacıdan konuşmacıya değişen, olsa olsa, verilen örnekler oluyordu.
Batıdan gelen birine söz düşünce, o da “Sermayenin yönettiği bir basından hiçbir hayır gelmez” diyerek konuyu açıyordu. Sermayenin güdümünde basın özgür değildi, çünkü sermayenin kendi çıkarı olarak bellediği şeylere aykırı düşen bir şeyin söylenmesine, yazılmasına izin verilmezdi. Ayrıca, sermayenin güttüğü ve kâr amacının belirleyici olduğu bir medyada, “yayın niteliği”ni yüksek bir yerde tutmak da imkânsızdı. Konuşmacıdan konuşmacıya, bu değerlendirmeler tekrar tekrar söylendi, olsa olsa verilen örnekler farklılaştı.
Böyle böyle söz sırası bana geldi. “Türkiye’de” dedim, “Sovyetik devlet ve onun baskısı, sansürü ve aynı zamanda yönlendirmesi aynen vardır. Bunun yanısıra medya organlarına sermaye sahiptir, dolayısıyla onun çıkarları ve nitelik düşüklüğü konuları da aynen geçerlidir. Burada yapılan konuşmalar genellikle karamsardı ama doğudan gelenlerin, devlet sisteminden çıkıldığında işlerin düzeleceği umudu vardı; batıdan gelenler de, muhtemelen devlet katkısı ve düzenlemesi sayesinde, farklı bir sistemle işlerin düzelebileceği umudunu taşıyordu. Ben bunların ikisinin ve karmalarının işlemediğini bilen, bizzat görmüş biri olarak buradayım.”
Böylece, karamsarlığın nihaî noktasına varmış olduk. Hiç mi umut yok yani? Hafif bir umut ışığı aslında vardı; onu da şöyle dile getirmeye çalıştım: bunun nihaî hakemi toplumdur. Elindeki yaptırım gücü de, bir yayın organının izleyicisi olmak veya olmamaktır. Sansürü dinlemeyen ve yutmayan bir toplum olursa ve aynı zamanda düşük nitelikli yayına prim vermeyecek kadar nitelikli bir toplum olursa, bu sorunlar aşılır.
Bunun ne kadar ütopik olduğunu çok iyi biliyorum. En hafifinden, yürünecek çok çok çok uzun bir yol var. Ama her şeye rağmen, hiç olmayacak bir şey değil. Örneğin biz o iki günde bunları konuşurken, yakınma konularından birinin bir yıl içinde yıkılacağını bilmiyorduk. O yıkıldı da dünyada devlet sansürünün sonu mu geldi? Hayır, ama çok önemli bir baskı sistemi göçerken dünyadaki benzerlerinin süregitmesini de güçleştirdi.
Türkiye’den de bir örnek verebilirim. O örnek bu gazete. Şu “Ergenekon” denen şeyin toplumda algılanması ve değerlendirmesini bir Taraf-öncesi, bir de Taraf-sonrası olarak düşünebilirsiniz. İkisinin arasında hiç de küçümsenmeyecek bir farklılık var, değil mi?
Bütün bunları yeniden bana hatırlatan, bu yazıyı yazdıran somut olay, hemen bileceğiniz gibi, Başbakan’ın (Doğan medyasını kastederek) halkı ya da en azından kendi taraftarlarını bir kesim medyayı boykot etmeye çağırması oldu. Yukarıda belirttiğim ve aslında “sorunun nihaî çözümü” olduğunu söylediğim yol, evet, son analizde “boykot” gibi bir aracı da kullanmak durumundadır. Türkiye’de gazete satış rakamlarını düşünürsek sanki bu boykot kısmen gerçekleşiyor da (tabii çok başka etkenler sözkonusu, ama bu da hiç yok sayılmaz).
Türkiye’de genel olarak medya, siyasi veya başka türlü nedenlerle, boykot edilmeyi hak ediyor mu, etmiyor mu? Bence ediyor.
Ama bu eylem, Başbakan’ın talimatıyla mı gerçekleşir? Bu böyle gerçekleşirse, demek ki benim o “ütopik ama mümkün” paradoksuyla anlatmaya çalıştığım o noktadan en uzak yerde durduğumuz anlamına gelecektir. O basit, üç kelimelik ibare, “Başbakan söyledi diye...” işin içine karıştı mı, özgürlük, bağımsızlık düşüncesi, eleştirel düşünce ve dolayısıyla elbette entelektüel düzey, nitelik, hepsi buharlaşır, uçar gider. Bütün bu değerler, şu ya da bu “köken”li otoritelerin topluma böyle talimatlar vermediği, veremediği, vermeyi aklından geçiremediği toplumlarda gerçek değer haline gelir.