Yıllardır Türkiye’de sosyal politikalar üzerinde çalışan Prof. Ayşe Buğra dostumuz İslâmi dernek ve vakıfların faaliyetleri üzerine şu tespitleri yapmıştı: “Özellikle AKP’nin iktidara gelmesinden sonra, düzensiz, keyfi ve çoğu zaman aynî nitelikleriyle sosyal hak kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmayan yoksul yardımları, seçim süreçlerini belirlemekte önemli bir rol oynadılar. Giderek, gönüllü girişimler yoksullukla mücadele alanında önemli aktörler haline geldiler ve onların faaliyetleri de seçim sonuçlarını etkileyebilecek bir nitelik kazandı. Bu gönüllü girişimler, her zaman faaliyetleri ve siyasi iktidarla ilişkileri denetlenebilir olan dernekler veya vakıflar değil. Hayırsever şahıslar veya dinî cemaatler de, bu alanda yürüttükleri tamamen denetim dışı yardım faaliyetleriyle siyasetin içinde yer alabiliyorlar.” (Radikal İki, 23 Mart 2008).
Geçtiğimiz hafta Almanya’daki Deniz Feneri Derneği yöneticilerinin 18,6 milyon avroluk yolsuzlukları mahkemede kanıtlandı ve yöneticiler mahkûm oldular. Deniz Feneri ile ilgili haberlerin Aydın Doğan medyasında öne çıkarılması Başbakan Erdoğan ile Aydın Doğan arasında bir kavgaya neden oldu. Bu kavganın nedenleri üzerinde biraz durmak istiyorum.
1. İslâmi dernek ve vakıflara para vererek ‘iç huzuru bulan’ kişilerin çoğu, devlete ödedikleri vergilerin doğru yerlere harcanmadığını düşünürler. Bu kişilerin devletle aralarında bir ‘güven bunalımı’ vardır. Sosyolojik olarak küçük girişimci kesiminde yer alan, devlete vergi vermemek için ‘çift defter tutan’ bu insanlar, aynı zamanda ‘kayıt dışı’ ilişkilerin tam göbeğinde bulunurlar. İslâmi dernek ve vakıflara Ramazan ayında verdikleri ‘zekât ve fitre’ paralarının doğrudan esas ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacağını düşünürler. Deniz Feneri davasında ortaya çıkan yolsuzluk nedeniyle, özellikle içinde bulunduğumuz Ramazan ayında bu kişilerin İslâmi derneklere yapacağı yardımın azalacağını tahmin edebiliriz. Bu nedenle, Aydın Doğan medyasındaki yayınların ve Almanya’daki davanın zamanlaması çok manidar!
Hasan Celal Güzel ortaya çıkacak güven bunalımını şöyle anlatıyor: “Ortaya çıkarılan yolsuzlukta üzücü olan, sadece inançlı ve yardımsever insanımızın istismarı değildir. Daha da kötüsü, milletimizin yardımseverlik hislerine gölge düşürülmesi ve hamiyetperverlik gayretine set çekilmesidir. Nitekim, Bosna mezalimi esnasında toplanan yardımlar üzerinde şüphe uyandırılınca, Çeçenistan için yardım toplanması zorlaşmıştı” (Radikal, 19 Eylül).
2. Dernek ve vakıfların bu tip yardım faaliyetlerini örgütlemesi kuşkusuz her iktidarın işine gelir. Çünkü, küçük paraların hayırsever vatandaşların gayreti ile dağıtılması iktidarın büyük fonları daha büyük yatırımlara (yol, sulama, baraj vs.) yönlendirme şansını arttırmaktadır. AKP hükümeti onbinlerce insanın İslâmi dernek ve vakıflar tarafından sevindirilmesinin rantını belediye seçimlerinde toplama niyeti içindeydi. Bu nedenle, Başbakan Erdoğan’ın öfkesini anlamak kolaylaşıyor.
3. Eğer, Deniz Feneri’ndeki yolsuzluk sonucunda İslâmi dernek ve vakıfların faaliyetleri sınırlanırsa ve hükümet bu kuruluşları daha sıkı bir denetime sokarsa ne olur? Veya ortaya çıkan güven bunalımı sonucunda İslâmi dernek ve vakıflara akan paralar azalırsa fakir fukarayı kim sevindirecektir? Bunlar önemli sorulardır.
Eğer, hükümet açısından ‘fakir-fukarayı İslâmi dernekler sevindirsin, biz büyük yatırımlara bakalım’ rahatlığı ortadan kalkarsa AKP iktidarı fon sıkıntısı içine girecektir. Ankara’da yeni ‘Türk Ticaret Kanunu’ ve ‘Vergi Yasası’ tasarıları hazırlanıyor. Hatta ilgili Bakan Nazım Ekren başkanlığındaki bürokratların İstanbul’daki büyük şirketlerin yöneticilerine brifing verdiğini ve bu yasalarla ‘kayıt dışı’ işlemlerin ortadan kalkmasının hedeflendiğini de biliyoruz. Önümüzdeki yıllarda ‘kayıt dışı’ işlemler yavaş yavaş tasfiye edilecek ve ülkemizde modern bir vergi toplama/denetim sisteminin temelleri atılacaktır. Ama seçim öncesi bu kanunları çıkarmak AKP hükümetinin işine gelir mi? Pek sanmıyorum!
4. Kayıt dışı gelir musluğu kapanırsa, çoğunlukla AKP’ye oy veren ve ‘ben bu devlete vergi vermem, ama zekâtımı İslâmi dernek ve vakıflara veririm’ diyen küçük esnafın işinin zorlaşacağını tahmin edebiliriz. Bırakın İslâmi dernek ve vakıflara destek olmayı, bu kesimi oluşturan insanların çoğu piyasadan silinecektir. Tiyatrocu Ferhan Şensoy’un yıllar evvel oynadığı oyun, bu sefer AKP tarafından tekrar sahneye konacaktır: “Kahraman Bakkal, Süpermarket’e karşı!”
5. Son olarak, AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının memleketimizin tek kurtuluşu olduğunu düşünen bazı aklıevvellerin de Deniz Feneri yolsuzluğu ile bayram havasına girdiklerini hatırlatalım. Onların derdi, Almanya’da ortadan kaybolan milyonların AKP’nin kasasına girdiğini ispatlamak! Böylece Anayasa’nın 69. maddesini uyarınca, AKP’ye yurt dışından para aldığı gerekçesiyle tekrar kapatma davası açmak mümkün olacak. Böyle haberleri okuduğum zaman, hep rahmetli Saadet Halamın bir özdeyişi aklıma gelir: “ayının bildiği iki türkü vardır; ikisi de armut üzerinedir” derdi merhum. Hiç değişmiyorlar vesselam!
Bütün bu faktörleri hesaba kattığımızda, Başbakan Erdoğan’ın Deniz Feneri konusundaki öfkesini sadece onun ‘Kasımpaşalı’ olması ile izah etmek mümkün değil. Deniz Feneri yolsuzluğu ile bazı ekonomik ve siyasal taşlar yerinden oynadı. Belki de bu gelişmeler AKP hükümetini ekonomi politikaları açısından ‘erken doğum’a zorlayacak. Bekleyelim, görelim.
Diğer Ayhan Aktar Makaleleri: