Tarih ve takiyye sorunu

Halil Berktay - 25.09.2008
 
Share/Save/Bookmark Arkadaşına gönder Yazdır Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült 


Ömer Seyfettin’in şahsında İttihatçı milliyetçiliğinin ahlâk dışılığını, insanlığa ve evrenselliğe düşmanlığını incelemeye devam edeceğim. Yakında, Primo’nun Kenan’ından Beyaz Lâle’nin Binbaşı Radko’suna geçmeyi tasarlıyorum.


Zira Radko, Kenan’ın alter ego’su. Kenan’ın henüz bir “alafranga züppe ve hain”ken (yanlışlıkla) reddettiği Sosyal Darwinizmi, en saf ve sert haliyle, amansız bir Bulgar milliyetçisi savunuyor. Dolayısıyla Kenan fazilet ve insaniyet gibi manevî ayakbağlarından kurtulup Nietzsche anlamında özgürleşince, Jack London’ın Kurt Larsen übermensch’i gibi kanatlanıp uçunca... Radko olacak! Bunu görmemizi sadece Kenan’ın “bizden”, Radko’nun ise “öteki” olması engelliyor.


Oysa gerçekte, Türk ve Bulgar (ya da Türk ve Yunan, Türk ve Ermeni, Türk ve Kürt) milliyetçilikleri, bir bakıma yekdiğerinin aynadaki sureti. “Bizim” olması gereken toprakları “yabancı”lardan arındırmayı amaçlayan küçük ölçekli, düşük yoğunluklu etnik savaşlar aşamasında, birinin “kahraman”larının öbürünün “canavar”ları olması da bunun bir parçası. Aslında bütün bu kahraman ve canavarlar hep birbirine benziyor. Onları kahraman veya canavar kılan şey, ilkin “biz” ve “öteki”lerle ilişkileri. İkincisi, sonuçta kimin galebe çaldığı. Onun için Veli Küçük, bir zamanlar iki tarafın çetelerinin karşılıklı köy bastığı Doğu Karadeniz’de, Rum kadınlarının yaramaz çocuklarına “geliyor ha” dediği Topal Osman’ın heykelini diktirdi. (Ama ya Yunan milliyetçiliği kazansaydı ne olacaktı?) Gene Veli Küçük, herhalde Kürtlerin gözünde bir canavar olan Korkut Eken’i, Susurluk mahkûmiyetinden sonra ziyaret ve kahraman ilân etti. (Ergenekoncular kazansaydı, bu da resmiyete kavuşacaktı.) Ve onun için, madalyonun bir yüzünde Ömer Seyfettin’in dönüştürerek kahramanlaştırdığı Kenan varsa, diğer yüzünde de Binbaşı Radko duruyor.


Bunları daha ayrıntılı bir metin analiziyle desteklemeye çalışacağım. Çalışacağım da... öncelikle söylemeye çalıştığım şey şu: Milliyetçilikler boşlukta ve kendiliğinden gelişmez. Tabii tarih hiçbir bağlamda Hegelci değil. Plato’nun başka bir mağarasında saklı duran “öz” veya “töz”ler (essence’lar) yok. Böyle “öz”ler bir noktada ortaya çıkıp, kendi kendilerini “açımlamaya” (aufhebung, unfolding) koyulmuyor. Tersine, olaylar sayısız atomun çarpışması ve birbirinden sekmesi; vektörlerin kesişmesi, kâh aynı kâh farklı yönlerde çekmesi, birbirine eklenmesi ve birbirini eksiltmesinin yarattığı kazalar, rastlantısallıklar, koşulluluklarla; öğrenme ve etkilenme süreçleriyle ilerliyor.


Yeri gelmişken: bu perspektif, şu takiyye (dissimulation) tartışmasına da ışık tutabilir. Biraz modası geçmiş de olsa. Malûm: 2002’den bu yana, AKP’nin şeriat düzeni kurma amacını (darülharb’deki Müslümanlara tavsiye edilen) takiyye yöntemiyle kamufle ettiği söyleniyor. Bunun aklıselimi zorlayan yönleri var: (1) Haydi diyelim ki dar ve küçük bir kadro asıl programını bir süre saklı tutabilir. Peki, bunu büyük kitle partileri başarabilir mi? Taşranın her köşesinde örgütlüyseniz, yüzde 34-47 oy alıyorsanız, 350 küsur milletvekili çıkarmışsanız ve haliyle içinizde çeşitli fraksiyonlar da mevcutsa... askerî think tank’lerin psikolojik harekât denemelerinin dahi hızla fâş olduğu koşullarda, hangi gizli gündemi, kaç gün koruyabilirsiniz, basına yansımadan? (2) İnsanlar son tahlilde pratikleri değil midir? Bir tiyatro sanatçısı beş altı yıl her gece aynı oyunu oynarsa, rolüyle özdeşleşmeye başlamaz mı? Diyelim ki Gül ve Erdoğan sabahtan akşama laiklik numarası yapıyor. O rol bir noktadan sonra gerçeklik kazanmaz mı?


Ama asıl problem (3) bu takiyye yaklaşımının tarihin akışını açıklayamaması. İttihatçılar kripto-Osmanlıcı mıydı, yani 1908’de ittihad-ı anâsır politikasını ilân ettiklerinde, Türkçülük gündemlerini gayrimüslimlerden gizlemek suretiyle takiyye mi yapıyorlardı? Faraza Ermeni soykırımını 1915’ten çok önce tasarlamışlardı da, sadece uygun zamanı mı kolluyorlardı? Karşı uçta, Ermeni millî devrimcileri de benzer bir takiyye içinde miydi? Yani aslında “ihanet”e kararlıyken, sahtekârlıktan mı son âna kadar İT kongrelerine katılıyorlardı? Gerçek şu ki, herkes bir süreç içinde milliyetçileşti; olay maksimalist hesap hatâlarıyla tırmandı ve bir yol ayrımına geldi. Tabii her ülkenin üçüncü sınıf tarihçileri bunu hiç anlamıyor.


İnkılâp Tarihinin en ilkel varyantlarında, Mustafa Kemal’in daha Harbiye sıralarındayken gelecekte bağımsız, laik bir cumhuriyet kurmayı tasarladığı anlatılır. Yani Atatürk de takiyye yapmış: kafasında eksiksiz bir ozalit kopya varmış da, bunu halk hazır oldukça, adım adım açıklamış. Geçin efendim. Geçin. Tarih böyle oluşmuyor.





Diğer Halil Berktay Makaleleri:


 

OKUMA NOTLARI

 

Halil Berktay

 
 



Diğer haberler
- BUGÜNKÜ YAZARLAR
-
Murat Belge TÜRKİYE'NİN HALLERİ
Murat Belge
Ahmet Altan KUM SAATİ
Ahmet Altan
Yasemin Çongar YA DA
Yasemin Çongar
Neşe Düzel PAZARTESİ KONUŞMALARI
Neşe Düzel
Süleyman Yaşar BU GÜN
Süleyman Yaşar
Etyen Mahçupyan MÜLAYİM
Etyen Mahçupyan
Alper Görmüş MEDYAİRONİK
Alper Görmüş
Ayşe Hür TARİH DEFTERİ
Ayşe Hür
Gökhan Özgün MÜREKKEP
Gökhan Özgün
Markar Esayan ARADA
Markar Esayan
Nabi Yağcı NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı
Lale Kemal BAKIŞ ACISI
Lale Kemal
Amberin Zaman ARAF'TAN
Amberin Zaman
Cemil Ertem EKONOMİ POLİTİK
Cemil Ertem
Temel İskit YAZI
Temel İskit
Yıldıray Oğur MANİFESTOM
Yıldıray Oğur
Ümit İzmen ÖTE TARAFTAN
Ümit İzmen


 
 

Telif Hakkı © 2008 Taraf Gazetesi - Tüm hakları saklıdır.

#