Cumartesi sabahı, Şemdinli’nin Aktütün Sınır Karakolu’na yapılan PKK baskını haberi ile sarsıldık. Olay hakkında yorum yapmadan önce, bu saldırıda hayatını kaybedenlere Tanrıdan rahmet ve yakınlarına başsağlığı diliyorum.
Tabii ki bu eylem hakkında çok konuşulacaktır. Fakat, her şeyden önce “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin... sınırötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere Irak’ın PKK teröristlerinin yuvalandıkları Kuzey bölgesine gönderilmesi için hükümete verilen bir yıllık izin süresinin 17 Ekim 2008 tarihinden itibaren bir yıl süreyle uzatılması” hakkındaki tezkerenin TBMM’de bu hafta oylanacağını hatırlatmak istiyorum.
Tahmin edebileceğiniz gibi, son saldırı sayesinde tezkere TBMM’de ciddi bir tartışma olmadan kabul edilecektir. Belki de biz bu filmi daha önceden görmüştük de diyebilirsiniz. Aslında hep tekrarlanan bir oyundan bahsediyoruz. Hatırlarsınız, 1990’larda dört ayda bir “Doğu ve Güneydoğu illerimizde Olağanüstü Hâlin uzatılması” ile ilgili tezkerelerin TBMM’de görüşülmesinden hemen önce hep PKK’nın kanlı bir eylemi ile Türkiye sarsılırdı. Dolayısıyla, aynı mekanizma bu kez de “sınırötesi harekât” ile ilgili olarak tekrarlanmaktadır. Hiç kafanızı yormayın, PKK bu tezkerenin geçmesini istemektedir ve son saldırı ile işin psikolojik alt yapısını hazırlamıştır.
Bölgeyi biraz bilen asker-sivil herkesin farkında olduğu bir sosyolojik süreci anlatmak istiyorum: PKK, baskı ve şiddetten beslenen ve esas olarak Kürt milliyetçisi bir örgüttür. Merkezî otoriteden kaynaklanan baskılar sayesinde, etnik milliyetçiliği benimsemiş örgütler ayakta kalır ve ancak bu sayede yeni kadrolar devşirilir. Unutmayalım, PKK’nın ilk militanları 12 Eylül’ün Diyarbakır Cezaevi cehenneminden geçmiş ve dağa çıkmış insanlardır. Yumuşama ve demokratikleşme süreçleri hızlandığı zaman PKK tipindeki örgütlerde çözülmeler yaşanır. Dağdakiler, birbirlerine “Yahu, biz burada ne yapıyoruz,” sorusunu sormaya başlarlar. Ortalama bir PKK militanını dağda tutan ruh hali, ovada yaşanan baskıcı sistemden nemalanır.
Bu noktada, Kürt meselesinin iletişim teknolojisi ile ilgili yeni bir boyutuna dikkat çekmek istiyorum. ABD’nin Irak’ı işgali ve Saddam rejiminin devrilmesi sonucunda Kuzey Irak’ta ortaya çıkan otonom Kürt yönetimi kendi televizyon kanallarını kurdu. Böylece, sınırlarımızın güneyinde yaşayan Irak Kürtleri ile Kürt kökenli TC vatandaşları arasında uydu yayın dünyasında gelişip serpilen bir kardeşlik ve dayanışma havası oluştu. Evvelden Diyarbakır’da yaşayan ve Irak’ta olan biteni izleyenler, oradaki Kürtlerin Saddam rejimi altında inlediklerini bilir ve “Vallahi biz daha iyiyiz; Irak’takilerin hâli felâket,” derlerdi. Her şeye rağmen, Türkiye’nin demokrasi karnesi Saddam rejimine göre daha düzgündü. Ama artık durum değişti. Kuzey Irak’ta kurulan Kürt yönetimi, Türkiye ve İran’daki Kürtler için bir cazibe merkezi olmaya başladı. İnsanlar, kırık dökük ve acemice de olsa, orada yeni bir dünya kurulduğunun farkındalar.
Akşam saatlerinde ekran başına geçen bölge insanı, sadece PKK’nın Roj TV’sini izlemiyor. Aynı kara kutunun içinden çıkan ve tümü uydudan Kürtçe yayın yapan başka kanallar da var. Eline uzaktan kumandayı alan herkes Kürtsat (Talabani yanlısı), Kürdistan TV (Barzani yanlısı) ve İran’dan yayın yapan birkaç Kürtçe kanal arasında geziniyor. Uydu yayın teknolojisi sayesinde birbirinden haberdar olan bu insanlar, artık yeni bir cemaatin parçası olduklarının farkına varıyorlar. Bu işlem, her akşam milyonlarca insanın evlerinden katıldığı bir âyin gibi tekrarlanıyor.
Nasıl ki, 1996’da Katar’da kurulan ve uydudan Arapça yayın yapan El-Cezire kanalı sayesinde Atlantik kıyısındaki Fas’ta yaşayan bir Arap ile Basra Körfezi kıyısında yaşayan başka bir Arap arasında “uydu yayını ile kardeşlik ilişkisi” kuruldu ise, benzer bir durum Güney Doğu’da yaşanıyor. Kendi dilinde yayın yapan kanallar sayesinde bölge insanı dünyadan haberdar oluyor. Böylece, kendilerini daha geniş bir topluluğun parçası olarak hissediyorlar. Bu kanallarda sadece “Kürtçe türküler ve oyun havaları” programları olduğunu zannetmeyin. Bölgeyi ilgilendiren her konu, Kürt kanallarında sansürsüz bir biçimde tartışılıyor.
Bu hafta mâlum tezkere TBMM’de kabul edilecek. Belki de Anayasa Mahkemesi’ndeki DTP davası da kapatma ile sonuçlanacak. Sonraki hamleler de belli: Kuzey Irak’ta “PKK’yı takip” operasyonları yapılacak ve uçaklar dağı taşı bombalayacak. Askerî harekât Kürt kanallarından ‘canlı’ yayınlanacak. Yine büyük gazetemiz “eşkıyayı ininde vurduk” diye manşet atacak. Belki de en kötüsü, geçen hafta Altınova’da yaşananlar birkaç yerde daha tekrarlanacak!
15 eylül tarihinde şunları yazmıştım: “Hükümet, AKP yerel örgütlerini, valiliği, GAP yatırımlarını ve din kardeşliği temalarını kullanarak bölgede belediye seçimleri kazanırsa benim için sürpriz olmaz. Ama seçimlerden önce yeni bir ‘Kuzey Irak Operasyonu’ yapılırsa, bunun halk arasında yaratacağı duygusal tepki ile Kürtler tekrar DTP’ye oy verebilir.”
Evet, gidişat artık belli. PKK ilk hamleyi yaptı, bölge halkının belediye seçimlerindeki tercihini şekillendirmeye başladı bile. Oyunda tarafların karşılıklı olarak yapacakları hamleleri yukarıda sıraladık. Bana “cesetlerle başlayan seçim kampanyası olur mu” diye sormayın. Bölgede siyaset gençlerin cesetleri üzerinden yapılıyor maalesef.