Efendim, ben bu “köşecilik” işinde yeni olduğum için büyüklerimizin mesleklerini nasıl icra ettiklerini izlemeye çalışıyorum. Mesela, Hasan Pulur üstadımız böyle yoğun gelişmelerin yaşandığı günlerde yazısında bir Laz hikâyesi veya Bektaşi fıkrası anlatıyor. Maksat, okuru rahatlatmak. Ben de yazıma bir Laz hikâyesi ile başlıyorum:
Temel yaşlanmış. Hele eşinin vakitsiz ölümünden sonra tamamen keyfi kaçmış. Birkaç sene yalnız yaşadıktan sonra, akrabaların baskısı ile yeniden evlenmeye karar vermiş. Temel’e hemen köyden kendisinden 30 yaş genç bir hanım bulmuşlar. Hanımı beğenmiş ve evlenmişler. İlk aylarda Temel’in yüzünde güller açmış. Fakat ‘cicim ayları’ geçtikten sonra Temel’de bazı ‘performans sıkıntıları’ ortaya çıkmış. Ama genç hanım bir ateş parçası, yerinde duramıyor maşallah.
Temel’in karşı dairesinde oturan yeğeni İdris, yengesinin bakkaldan istediği şeyleri getiren Çırak Ahmet’in günde birkaç kez dairenin kapısını çaldığını, içeri girip epey uzun kaldığını ve evden tuhaf seslerin geldiğini tespit etmiş. Malum, böyle şeyler ciddi bir kanıt olmadan dile getirilemez. İdris, beklemiş. Sıcak bir günde yine Çırak Ahmet yine siparişleri getirmiş. İdris de arka balkondan sarkarak amcasının yatak odasının aralık kalan kapısından içeriyi dikizlemeye başlamış. Bakmış ki, Çırak Ahmet’le Yenge Hanım iş üstündeler. Hemen fotoğraf makinesini almış ve olayı en ince ayrıntısına kadar fotoğraflamış.
Ertesi gün fotoğrafları bastıran İdris, amcası Temel’in dükkânına gitmiş. Durumu anlatıp, resimleri Temel’in önüne koymuş. Temel gözlüklerini takıp bakmış. Önce kıpkırmızı olmuş, ardından ter boşanmış. Sonra da ayağa kalkıp, İdris’e bir tokat patlatmış.
- İdris, “Amca bana niye vuruyorsun, benim günahım ne?” diye bağırınca.
- Temel: “Ulan, şerefsiz! Utanmıyor musun röntgencilik yapıp, yengenin çıplak kıçının resmini çekmeye!” demiş.
* * *
Gelelim gündeme...
Son günlerde ‘devletin esas sahiplerinin’ asabını bozacak bazı gelişmeler yaşandı memleketimizde. Aktütün saldırısından sonra Güneydoğu illerimizde OHAL ilanı ihtimali tartışılırken salı günü yapılan toplantıda önemli kararlar alındı. AB normları doğrultusunda, Terörle Mücadele ile ilgili koordinasyonun “İçişleri Bakanlığı’na devredilmesi kararlaştırıldı. Alınan karar çerçevesinde bakanlık bünyesinde yeni bir birim kurulacak. Birim hem Emniyet hem de Jandarma kuvvetlerini sevk ve idare edebilecek ‘güçlü bir yapı’da olacak. Teröristlere yönelik olarak yapılan operasyonlar artık çok sayıda askerden oluşan birliklerle değil, Emniyet Özel Harekât timleri ve Jandarma Özel Harekât ekipleri ile yürütülecek” (Zaman, 15 ekim).
Terörle mücadelede ağırlığın Genelkurmay’dan İçişleri Bakanlığı’na kayması askerlerin bu işte bir miktar zemin kaybetmesi anlamına gelmektedir. Özellikle, Başbakan Erdoğan’ın sorunu hem “demokrasi, hem hukuk ve hem de diplomasi içinde” çözme niyetini ortaya koymuş olması OHAL isteyerek bölgeyi tekrar cehenneme çevirme niyeti olan şahinlerin keyfini kaçırmıştır.
Ama acaba Başbakan Erdoğan farklı davranabilir miydi? Ben pek ihtimal vermiyorum. AKP şu anda TBMM’deki partiler içinde en büyük Kürt kökenli milletvekili gurubuna sahiptir. OHAL ilanı için hükümete yetki verilmesi için yapılacak oylamada AKP içindeki Kürt kökenli milletvekillerinin ne yönde oy kullanacakları hiç belli olmaz. Dolayısıyla, seçimlerinden önce parti içinde çatlamalar olabilirdi. Ayrıca şu anda bölgede OHAL ilan etmek, siyasi intihar anlamına gelir.
Aynı gün, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Metris Cezaevi’nde tutukluyken, işkence sonucu ölen Engin Ceber’in yakınlarından devlet ve hükümet adına özür diledi. Şahin olayla ilgili 19 kişinin görevlerinden uzaklaştırıldığını açıkladı. Olayı çok yakından izlediğini belirten Şahin “Bu dönemde böyle bir olayın meydana gelmesinden dolayı Adalet Bakanı olarak büyük üzüntü duyuyorum. Devlet ve hükümetim adına yakınlarından özür diliyorum. Sorumlular bulunacak, hak ettikleri cezayı alacaklardır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın” dedi (Sabah, 14 ekim).
Devletin özür dilemesine bugüne kadar hiç şahit olmamış TC vatandaşları açısından bu çok sevindirici bir gelişmeydi. Fakat merhum Engin Ceber’in ailesini kuru bir özür tatmin eder mi? Hiç sanmıyorum. Eminim, onlar da tazminat davası açacaklardır. Tabii ki bu özür dileme eyleminin New York’ta Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne üye seçilmesini sağlayacak oylamadan birkaç gün önce yapılması da biraz manidar. BM üyelerinin bir kısmı gözaltında insanların öldüğü bir ülkenin Güvenlik Konseyi’ne üye olması için oy vermeyebilirdi. Ama sebebi ne olursa olsun, bu özür için “hiç yoktan iyidir” diyoruz.
Adalet Bakanı’nın ilk kez işkence, kötü muamele veya kısaca kamunun ‘hizmet kusurunu’ itiraf ederek vatandaşlardan özür dilemiş olması, Ankara’da kendilerini ‘devletin esas sahibi’ olarak gören takımın hiç hoşuna gitmemiştir. Onların en büyük korkusu, Adalet Bakanı Şahin’in başlattığı özür dileme dalgasının başka bakanları da etkilemesidir. Örneğin, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Dağlıca ve Aktütün baskınlarında ölen gençlerin ailelerinden ve kamuoyundan özür diler mi? Ne dersiniz, acaba o günleri de görecek miyiz?