Başbakan’ın gelen kriz ortamında IMF ile bir işbirliği olup olmayacağı sorusuna cevap verirken, “ümüğümüze basmazlarsa” diye bir deyim kullandığını görünce, doğrusu, irkildim. Ama o zamandan beri birçok kişinin buna bir şekilde dikkat etmiş olduğunu da gördüm. Demek yalnız ben değilmişim takılan ve yadırgayan diye düşündüm.
Bretton Woods Konferansı’nın ürünü olan bu kurumlar, IMF, Dünya Bankası vb., uluslararası kapitalizmin belli başlı kuruluşlarıdır. Bir sosyalistin bu gibi kuruluşlara çok fazla sempatisi olması beklenmez. Ben de böyle bir sempati duymuyorum. Öte yandan, ne olursa olsun, bu gibi kurumlara, sorunlara uluslararası çözümler bulmak üzere oluşturulmuş (bu ihtiyacın ürünü) kurumlar olarak bakıyorum. Sanırım onun için, “ümüğünü sıkmak” gibi bir deyimin kullanılmasını yadırgıyorum. Dünyada olduğu gibi burada da (burada herhalde daha fazla) “emperyalizm” kavramına takmış olanlar var. Onlara göre böyle kurumlar doğrudan doğruya emperyalizmin kurumlarıdır ve yoksul ülkeleri sömürmek için vardırlar. Bu “basite indirgeyici” bakışı benimseyenler konuşmalarına “ümük”tü, şuydu buydu, karıştırdıklarında bunda şaşıracak bir şey bulmam. Ama Başbakan’ın böyle “ulusalcı” bir havada konuşmakta sakınca görmemesi tuhaf geliyor.
Ekonomi hayatta hiç akıl erdiremediğim alanlardan birisi olduğu için, bu gibi kurumlar hakkında, bilgisine güvendiğim birine danışmaksızın, ileri geri konuşmaktan korkarım –lehinde konuşmaktan da, aleyhinde konuşmaktan da. Onun için, Başbakan’ın tesbitlerine göre, IMF’nin bu deyimle ifade olunacak şekilde bize ne yapmayı planladığını bilmiyorum, ama geçmişte de yirmi kere bu kuruma işi düşmüş bir ülke olarak, böyle bir dille konuşmanın yakışık almadığını pekâlâ hissedebiliyorum.
Gazetecilerin soru sorduğu uzmanlar da zaten bunları belirtmişler.
Ama şunları yazarken birincil kaygım Başbakan’ın IMF gibi bir kurumu incitebilecek bir dilde konuşmuş olması değil. Kaygım, Başbakan’ın sürekli böyle bir dille konuşuyor olması ve ayrıca bu dozun gitgide yükseliyor, artıyor olması. Bir konuşma üslûbu koca bir toplumun siyaset hayatında çok önemli bir konu olabilir mi? Doğrusu, evet, pekâlâ olabilir. Hele son yılların Türkiye’si gibi, her şeyin son derece hassas dengelere bağlı olduğu, her şeyin süregiden mücadele ortamına yeni bir silâh olarak sürüldüğü bir ülkede üslûp da çok önemli.
Yargıtay Başsavcısı’nın açtığı dava hakkında, ileri sürdüğü kanıtlar hakkında ne düşündüğümü, ne söylediğimi tekrar etmeme gerek yok. Ama Başsavcı iddianamesinde herkesten fazla Başbakan’ın sözlerine yer vermişse, bunun düşündürücü bir yanı olduğu açık değil midir? O sözlerin pek çoğunun içeriğini de rahatça savunurum: “bireyler laik olmaz” sözünü, “velev ki odak olsun” sözünü vb. savunurum. Ama bunların söyleniş tarzını savunamam, savunmak içimden gelmez.
Bu üslûp, insanı haklıyken dahi haksız düşürecek bir nitelikte ve zaten böyle şeyler de oluyor. Bunun bir “PR” yanı olup olmadığını da bilmiyorum; ola ki, AKP’yi destekleyen kitleler bu monoton ve mütehakkim hitabet tarzını beğeniyorlardır. Beğenenleri vardır. Ama burası tek-tip bir toplum değil, başka tarzları, başka tonları daha çok beğenecek de bulunur. Bu buyurgan ve “dediğim dedik” tavırla “falan gazeteleri okumayın” veya “üçten aşağı çocuk yapmayın” gibi kendi içinde tartışmalı sözler emir kipinde söylenince, tepki de çok oluyor.
Başbakan, kendisi ve partisi, Türkiye tarihinin şu aşamasında, siyasetin, siyaset anlayışının “sivil” olanını temsil etmek durumunda. Nesnel olarak orada duruyor, o rolü üstleniyor. Şimdiye kadar yaşadığımız birçok sorun da bu rolden ötürü patlak verdi. Öyleyse bu hükümetin çıkarması beklenen ses de “sivil” bir ses olmalı. Bunu hükümet (ya da çeşitli üyeleri) zaman zaman çıkarmıyor değil. Örneğin Adalet Bakanı’nın Engin Çeber’in işkence ile öldürülmesi üstüne özür dilemesi böyle bir ses vermişti ve bu Türkiye’de hepimizin ezelden beri hasret kaldığı sestir. Ama “ben her şeyi biliyorum, susun da size anlatayım” sesinin her türlüsünü dinledik, her türlüsünü tanıyoruz ve her türlüsünden bıktık.
|