TÜSİAD’ın düzenlediği “Küresel Ekonomi ve Türkiye” toplantısında Rıfat Hisarcıklıoğlu ilginç ama önemli bir öneri yaptı. TOBB Başkanı, G-20’nin kurumsallaşması gerektiğini ve bunun için ilkönce güçlü bir sekretarya kurulması gerektiğini söyledi. Aynı toplantıda OECD Genel Sekreteri Gurria da krizin çözümünün artık küresel olacağını, parça parça alınan önlemlerin çok önemli olmadığını söyledi. Artık bu önlemlerin ancak moral etkisinin olduğunu biliyoruz. Yani OECD Genel Sekreteri ile TOBB Başkanı kriz konusunda aynı yerde buluşuyor: “Kriz küresel; çözüm de küresel olacak.” Ama çözümün yerel-ulusal önlemlere olacağını/ olması gerektiğini savununlar, daha doğrusu böyle olmasını isteyenler de, bugün yabana atılmayacak sayıda ve güçte.
Küresel ticaretin daralması ve korumacılığın kriz çözümü olarak gösterilmesi şu sıralar krizden daha büyük bir tehlike olarak karşımızda. Dünya Ticaret Örgütü görüşmelerinin tıkanması küresel krizin en önemli habercilerinden biriydi. Dünya ticaretinin daralması giderek güçlenen bir eğilim. Dünya Bankası uluslararası ticaretin 1980’lerin başındaki seviyelerine gerileyeceğini belirtiyor. İngiltere Başbakanı Brown, korumacık ve rekabetçi devalüasyonlara başvurmaması konusunda Obama’yı şimdiden uyardı. Şimdi başarısızlıkla sonuçlanan DTÖ-Doha görüşmelerinin yeniden başlaması ve G-20’yi de gözetecek şekilde dünya ticaretinin düzenlenmesi bekleniyor. Brezilya, Hindistan gibi fazla veren gelişmekte olan ülkeler bu süreçte dünya ticaretini tıkayanın kendileri değil ABD’nin emperyal politikaları olduğunu vurgulayacaklar. Dünya ticaretinin daralması ve korumacılığın bu süreçte, –belli bir dönem bile olsa- öne çıkması işsizliğin daha da artması ve küresel krizin derinleşmesi demek. Küreselleşmeden böyle bir dönüşün, insanlık için, çok acı sonuçları olabilir. Çünkü özellikle gelişmekte olan ülkelerde, korumacılığın çözüm olarak gösterilmesi ve uygulanmasının sonu savaştır. Ancak, bu savaşa kadar geçen sürede bile, insanlık şimdi gördüğü krizi bile arayacak yıkımlarla ve işsizlikle karşılaşır. Şimdi gerçekten şu dönemde korumacılığı savunmanın nereye varacağını bilmeliyiz.
Dünya 1930’lardaki dünya değil ve “yerli malı haftaları” saçmalıklarını ortaya atarken biraz düşünmeli.
ILO’nun krizde 20 milyon kişi işinden olacak saptamasını OECD Genel Sekreteri Gurria da doğruladı. Küresel işsizliğin önümüzdeki on yılda giderek artacağı artık sır değil. Ancak şimdi, bu krizle birlikte, nasıl gelişmekte olan ülkeler dünya ticareti konusunda kendi lehlerine bir durum yarattılarsa, küresel işsizliği önlemek ve azgelişmiş ülkelerdeki olumsuz çalışma koşullarını iyileştirmek korusunda çalışanlar da önemli kazanımlar yakalayabilirler. Yoksullukla mücadele ve işsizliğin aşağıya çekilmesinin, kısa vadede, en etkili yollarından birisi, gelişmiş ülkelerin göçmen işçi ve emeğin serbest dolaşımı politikalarını desteklemesi ve çalışma saatlerinin düşürülmesi olacaktır.
Dünya Bankası ekonomisti Dilip Rahta, göçteki en ufak artışın bile küresel refahı önemli derecede artıracağını belirtiyor. Ratha’nın 2005’te yaptığı çalışmaya göre, OECD ülkeleri 2025’e kadar 14 milyon göçmen kabul ederse, küresel ekonomi 356 milyon dolar katma değer elde etmiş olacak. Bu etki tarımsal engellerin kaldırılmasından daha büyük bir katma değer artışı demek. Öyle görülüyor ki; DTÖ’nün yeni tur görüşmelerinde G-20 ülkeleri ağırlığını koyacak.
İşte tam burada yeni bir sendikal hareketin, daha doğrusu, çalışanların küresel hareketinin oluşturulmasının önemi ortaya çıkıyor.
Polanyi, piyasa karşısında gelişen korumacılığı piyasanın yıkıcılığına karşı kaçınılmaz bir önlem olarak değerlendirir. Ama korumacılığın, insanlık için, her zaman piyasadan daha yıkıcı ve acımasız sonuçları olmuştur. Polanyi’ye göre, piyasaya devletlerin müdahalesi üç temel alanda olur. Toprak, emek ve para. Ancak para alanında olan müdahale en kapsayıcı ve piyasayı olağan seyrinden çıkartan müdahaledir. Bu vurgu krizlerin finans dinamiğini anlatır. Bugün yaşanılan krizin bir genel eşdeğer krizi olmasının kökeninde Polanyi’nin bu vurgusu vardır. Ancak tarım ve emek alanına ulus-devletler tarafından yapılan müdahaleler iki önemli sonuca yol açtı. Hammadde kaynaklarının ve tarımın yağmalanması küresel sömürünün ve ülkeler arasındaki eşitsizliğin en önemli unsuru olarak bütün bir kapitalizmin tarihi boyunca var oldu. Bu müdahale, eşitsizliği, çarpık gelişmeyi ve buna bağlı yoksulluğu yarattı. Ulus-devletin emeğin fiyatına olan müdahalesi ise, ulusal pazarı ve onun burjuvalarını yarattı ancak kapitalizmin talep yetersizliği, krizlerinin ve yine yoksulluğun en önemli nedeni oldu.
Bugün işsizliğe karşı yapılacak en aktif ve anlamlı mücadele, kıtasal ve küresel bir çalışanlar gücü yaratmaktan geçiyor. Bugün ETUC Avrupa çapında, işsizliğe karşı, çalışma saatlerinin düşürülmesi için eylemlere başlıyor. Bizde ETUC üyesi olan sendikalar umarım bu eylemi yaygınlaştırmak ve sürekli hale getirmek için çaba gösterirler. Ama bu işler artık Türkiye’de var olan sendikal yapıyla gitmez. Güçlerini ulus-devletten alan sendikalar, kendilerine ne ad takarsa taksın, zaten artık sarı sendikadır.
Sonuç olarak, bugün küresel krizin ve işsizliğin korumacılık ve milli iktisat politikalarıyla aşılacağını sanmak ve bunu savunmak savaşı ve faşizmi savunmak anlamına geliyor.
Diğer Cemil Ertem Makaleleri: