Bekliyorsunuz. Gazetenin spor sayfasını açıp yıllardır tiryakisi olduğunuz bu köşeyi okumaya başladınız, bir yandan da çayınızı yudumluyorsunuz. Dışarıda her şeyi acımasızca alıp uzaklara götüren rüzgârı unuttunuz, bekliyorsunuz. Oradaki muhabirleri bile horul horul uyutacak kadar sıkıcı bir basın toplantısında takımının başarısızlığını hakem komplosuna bağlayarak hepimizi aptal yerine koyan o küfürbaz kulüp başkanına verip veriştirmemi bekliyorsunuz. Gazetecilere “şerefsiz” diyecek kadar zıvanadan çıkan o kalantor başkanı bir güzel pataklamamı bekliyorsunuz. İşler biraz sarpa sarınca “taraftarı tutamam” diyerek hakem camiasına aba altından sopa gösteren o kuzu postlu kurt başkana haddini bildirmemi bekliyorsunuz. Bekliyorsunuz, çünkü birilerinin bunu yapması gerek, çünkü birilerinin bu paralı zorbalara dur demesi gerek, aksi takdirde yüreğinize bir taş gelip oturacak. İşte kırk yıldır okumaktan hiç bıkmadığınız ak saçlı köşe yazarınızdan, hani nasıl derler, hislerinize tercüman olmasını bekliyorsunuz. Çayınızdan bir yudum aldınız, bekliyorsunuz.
İşin doğrusu, ben de bu niyetle yazı masasına oturdum; dur şunları bir güzel benzeteyim de bir daha insan içine çıkamasınlar dedim kendi kendime. Görüyorsunuz işte, meslek yaşantımın son günlerinde bile yazının gücüne duyduğum iyimser güvenden hiçbir şey kaybetmemişim. Genç gazetecilerin kulağına küpe olsun; eğer kendini fasulye gibi nimetten sayma yeteneğin yoksa, bu meslekte bir gün bile dayanamazsın. Herkesin kıyısından köşesinden girmek için can attığı ve gene herkesin lanetlemek için sıraya girdiği mesleğimizin sırlarından biri de işte bu kendini önemseme hastalığıdır.
Ben de her ensesi kalın köşe yazarı gibi bir yazıyla dünyayı yerinden oynatacağım inancıyla dolma kalemimi hokkaya tam batırmıştım ki, radyodan yükselen bir şarkı beni çok uzaklara alıp götürdü; le vent nous portera. Rüzgâr bizi götürecek. Oracıkta dondum kaldım. Bu cümleyi tam kırk yıl önce kör bir hakemden duymuştum. Bir yandan görevini yerini getirmiş bir insanın içhuzuruyla ama bir yandan da ağır bir suçluluk duygusuyla hatırlıyordum. Sadece futbola değil, dünyaya bakışımızı da temellerinden sarsacak bu öyküyü şimdiye dek hiç kimseye anlatmamıştım. Gönlüm rahattı, çünkü hem futbolun geleceği hem de bir insanın hayatı söz konusuydu. Suçluluk duyuyordum, çünkü okurlarıma karşı bir borcum vardı. Telefona sarılıp ufak çaplı bir soruşturma yaptıktan sonra artık bu açık hesabı kapatmaya hazırım. Bu yazıyı yazmak için tam kırk yıldır bekliyorum, kısmet bugüneymiş.
Kör hakemi tam kırk yıl önce uzak bir kasabada gördüm. O zamanlar çiçeği burnunda bir muhabirdim. Ama şeytan gibiydim, kafamda hep parlak fikirler dolaşırdı. Tam bir bıçkındım, girip çıkmadığım delik yoktu. Haber cehennemde bile olsa gider burnundan yakalardım. Sadece büyük kulüpleri değil, amatör takımları bile kovalardım. Soyunma odasından çıkmadığımız, takımla beraber aynı otobüste deplasmana gittiğimiz, sineklerin uçuştuğu ıssız lokantalarda futbolcularla aynı kaba kaşık salladığımız günler meğer ne mutlu günlermiş. Şimdi gençlere bazen anlatıyorum da bana inanmaz gözlerle bakıyorlar, hadi moruk yeme bizi dercesine.
İşte o günlerin birinde, uçkuru düşük bir golcünün peşine takılıp gittiğim bir pavyonda duymuştum kör hakemin varlığını. Yüzü bıçak izleriyle dolu kart bir orospu anlatmıştı bana, uzak bir kasabaya giden kör bir hakemle tren garında nasıl iş tuttuğunu. “Bütün hakemler kördür” diye güldüğümü hatırlıyorum. Ama yine de içime bir kurt düşmüştü işte. O geceden sonra bu âlemde kulağı delik kim varsa hepsine kör hakemi sordum. Dişe dokunur hiçbir şey öğrenemedim. Nereye gitsem bir suskunluk duvarı çıkıyordu karşıma. Etrafıma örülen sis perdesi beni iyice kuşkulandırdı. Artık tek bir çare vardı, ülkenin öteki ucundaki kasabaya gidip kör hakemin yaşayıp yaşamadığını kendi gözlerimle görmek. Evet, tüm bunlar 40 yıl önce yaşandı. Şimdi bütün gerçek bir matkap gibi beynimin içini oyuyor. Ama rüzgârlı bir havada bindiğim trenin beni dünya futbol tarihinin en karanlık sayfasına doğru götürdüğünü o gece nereden bilebilirdim ki?
Ama yerimiz bitti, kör hakemin hikâyesi yarına kaldı. Eğer futbol dünyasının karanlık canileri enseme bir kurşun sıkmazsa yarın bu 40 yıllık esrar perdesini aralayacağım.
Diğer Fikret Doğan Makaleleri: