Bundan tam 40 yıl önce rüzgârlı bir havada bindiğim o gece treninin beni dünya futbol tarihinin en karanlık sayfasına doğru götürdüğünü nereden bilebilirdim ki? Herhalde aklı bir karış havada avanağın tekiydim o zamanlar. Hoş, düşmanlarıma göre şimdi de öyleyim ya! Tren vahşi bir kısrak gibi burnundan tıslayarak gecenin karanlığında ilerlerken kafamın içinde sorular uçuşuyordu. Kör hakem kimdi? Öyle biri var mıydı? Gözleri görmeyen birinin maç yönetmesi mümkün müydü? Ama yokluğuyla hep düşmanlığını hissettiren aklım en önemli soruları unutmuştu. Kör hakemin etrafında neden bir suskunluk duvarı örülmüştü? Niçin insanlar kör hakemin adını duyunca korkudan altlarına pisliyorlardı? Ee tabii, meseleyi enine boyuna düşünmek yerine trendeki kadrolu orospularla kelek votka içip âlem yaparsan olacağı budur işte. Bu netameli soruların yanıtını ancak bir yıl sonra öğrenecektim, üstelik gene sormayı akıl edemediğim halde.
Tren ülkenin en ucundaki ıssız bir istasyonda kustu beni. Etrafı zaman kadar eski dağlarla çevrili o uzak kasabaya varıncaya dek bir külüstür minibüs, iki doru at, bir inatçı eşek çatlattım. Kasabalılar hayatlarında ilk kez bir gazeteci görüyorlardı, bana inanmadılar, daha bıyığı terlememiş bir delikanlıya gazeteciliği konduramamışlardı galiba. İşkillenmekte pek de haksız sayılmazlardı hani, gazetenin iki yılda bir kazara uğradığı bir kasabaya şimdi durduk yere niye gazeteci gelsindi ki? Sen bunu benim külahıma anlat der gibi bakıyorlardı. Ben olsa olsa onları donlarına kadar soymaya gelmiş bir devlet memuru ya da yolunu şaşırmış bir şaşkolozdum. Ama övünmek gibi olmasın ben de biraz şeytan tüyü vardır, çok geçmeden herkesi avucumun içine almayı başardım, elbette boynumda asılı duran fotoğraf makinesinin bunda payı büyüktü; kasabada resmini çekmediğim insan kaldı mı bilmem.
Şimdi orada o dağların gölgesi altında unutulmaya terkedilmiş ahalimizin yürek burkan hallerini uzun uzun anlatacak değilim, kaldı ki oradaki gözlemlerimi bundan 20 yıl önce “Unutulmuş Kasabalar” başlıklı yazı dizimde etraflıca dile getirmiştim, sadık okurlarım hatırlayacaktır. Gazetecilik işte böyle sinekten yağ çıkarmaktır. Genç gazetecilerin kulağına küpe olsun, eğer haber kovaladığınız her yerde gazetenin bütün sayfalarına ve hatta bulmaca köşesine iş çıkaramıyorsanız, bu meslekte sizi bir gün bile yaşatmazlar.
Bitmez tükenmez sorunlarını gazetenin baş sayfasına taşıyacağım yalanına büyük bir iyimserlikle inanan kasabalılar benim masumane maç seyretme isteğimin altındaki içten pazarlılığı fark etmediler, müthiş bir misafirperverlikle hemen alelacele kasabanın iki takımını çayıra saldılar. Kör hakemi orta sahanın kenarında gördüm ilk kez. Maç boyunca da bir kez olsun yerinden kıpırdamadı. Futbolun emekleme devresindeki ilk hakemler gibi koyu renk takım elbise giymişti. Gözlerinde kara bir gözlük, dudaklarının arasında kara bir düdük vardı. Koca bir 90 dakika boyunca hiçbir oyuncu ona itiraz etmedi, çünkü ne çaldıysa doğruydu. Sadece sinsi fauller değil, üçkâğıtçı forvetlerin kendilerini mahsustan yere atışları bile gözünden kaçmıyordu diyeceğim, çok tuhaf kaçacak. Bu adam dünyanın sekizinci harikası ya da uzaylı değilse neydi peki?
Şununla bir konuşayım dedim, “hiç yorulma, dilimizi bilmiyor” dediler, şaşkınlığım iki kat arttı. Bundan birkaç yıl önce rüzgârlı bir havada geldiği bu uzak kasabaya kök salan kör hakem kimin nesiydi, bakın işte orasını bilen yoktu. Hemen yanına gidip elini sıktım. Az sonra onun Fransızca konuştuğunu anladım. Onunla uzun bir söyleşi yaptım, gerçi dediklerinden zırnık anlamadım ama bu açığımı hayal gücümün genişliğiyle kapattım. Hem onun gerçekten söyledikleri, bakalım benim yazacaklarım kadar ilginç miydi?
Kasabadan ayrılırken önemli bir keşif yaptığım düşüncesiyle içim içime sığmıyordu. Futbolu anlamsız tartışmalardan kurtaracak çözümü bulmuştum, adımın altın harflerle tarihe kazınacağını şimdiden görür gibiydim. Ama hevesim kursağımda kalacaktı.
Heyhat, gene yerimiz bitti, kör hakemi o uzak kasabaya atan gizemli rüzgârın öyküsü yarına kaldı. Ne yalan söyleyeyim, enseme kurşun sıkmak için fırsat kollayan kiralık katillerden değil de, şu sıralar imanımı gevreten siyatik ağrılarından korkuyorum. Bu gece ölmez de sağ çıkarsam, bu 40 yıllık esrar perdesini yarın aralayacağım.
|