Futbol kösnül bir oyundur. Aksi takdirde kitleleri böyle peşinde sürükleyemezdi. Seyirci bir halka etrafında toplanarak sadece şehrin karmaşasına sırt çevirmekle kalmaz aynı zamanda toplumsal baskılardan da uzaklaşır. Ne ki süperegonun zincirlerinden kaçıp idin hayvansı dünyasına sığındığını sanmak yanılgıdır, çünkü oradaki hazzın sınırlarını yine yasaklar çizer. Şehvetin pençesinde yılankavi devinimlerle kıvranan bir çiftin gözü hiçbir şeyi görmez; dünyanın gidişatı ya da günlük dertler kapının arkasında kalmıştır; çünkü yaşadıkları anın esrikliği mekânı öylesine bir yoğunlukla doldurmuştur ki, orada başka herhangi bir şeye yer kalmamıştır. Bundan sonra dökülecek her damla bardağı taşıracaktır. Haz ilkesi gerçeklik ilkesini ancak bu yolla askıya alabilir.
Savaş vahşetin doruğa çıktığı kösnül bir oyundur. Aksi takdirde muktedirler insanları bu kadar kolay savaşa gönderemezlerdi. Öldürme arzusunun en sonunda meşruluk kazandığı yerdir savaş. Kimi insanların üniforma giyme sevdasının altında yatan yalın gerçek işte bu meşruluğun ta kendisidir. Üniforma formaya dönüştüğünde şiddet en aza indirgenir, fakat öldürme arzusunun şiddetinde en ufak bir azalma yoktur; atılan her gol rakibin böğrüne saplanmış bir hançerdir. Futbolu “ehlileştirilmiş savaş” diye tanımlayanlar bu bağlamda pek de haksız sayılmazlar hani.
İkisinin ortak paydasında kösnüllük önemli bir yer tutar. “Savaşma seviş” sloganı bu nedenle tersyüz edilmeye pek elverişlidir; “sevişme savaş”, nasıl olsa ikisi de aynı kapıya çıkar. Futbol hem savaşma hem de sevişme ediminin simülasyonudur; çekim gücünü bu özelliğine borçludur. Hatırlayalım; Pascal Nouma golünü attıktan sonra sevinçten çılgına dönmüş bir halde elini şortunun içine sokup penisini kavramıştı; aletini başka bir erkeği tehdit edercesine bir tabanca gibi mi tutuyordu yoksa bir kadının içine sokarcasına mı?
Peki, insanlar neden irkilmişlerdi bu sahne karşısında? Futbol öylesine kösnül bir oyundur ki, orada kösnüllüğün kendisini ima eden bir davranışa bile yer yoktur; futbolun kendisi tepeden tırnağa bir imadır. Pascal Nouma’nın davranışı haz bardağını taşıran son damladır; bundan sonra artık yine gerçekliğin sopası işbaşındadır. Faşist Lazio’nun kaptanı Di Canio Nazi selamı verirken, komünist Livorno’nun kaptanı Lucarelli sol yumruğunu kaldırırken dış dünyayı işin içine karıştırırlar; buna hiç gerek yoktur, gerçeklik zaten işin ta en başından beri futbolun içinde gömülüdür.
Sevillalı Frederic Kanoute’nin gol sevinci sırasında formasının altındaki Filistin yazılı siyah tişörtü göstermesi yine yersiz bir davranıştır. Öldürme arzusu ve kösnüllüğü içeren bir oyun üzerinden adalet, insanlık ve özgürlük savaşı yürütmek saçmalığın daniskasıdır. Bir zamanlar Hakan Şükür attığı golleri şehitlere armağan ediyordu; artık bunu nasıl başarıyorsa? Moldova maçında milli takım oyuncuları istiklal marşını asker selamıyla dinlemişlerdi. Ucuz kahramanlıktır bunun adı; bırakın sokaktaki dilenciye, kişinin kendisine bile faydası yoktur; çünkü mağdur edebiyatı politik talebi yutmuştur, oysa asıl gerekli olan budur.
Yazı bitti, diyeceklerim bitmedi. Gazze’de yürek paralayıcı bir vahşet yaşanıyor. İsrail açlığa, susuzluğa terkettiği insanların kafasına her gün fütursuzca bomba yağdırıyor, yine her zamanki gibi tüm dünyanın gözü önünde. İnsanım diyen birinin bu katliama sessiz kalması mümkün değil. Ne yazık ki bu ülkede her türlü acı, nefret kusmak için bir bahane işlevi görüyor. İsrail ve Türk takımları arasındaki basketbol ve voleybol maçlarını basıp “Müslüman polis Yahudici koruma” diye bağıranlar işi gene Yahudi düşmanlığına döktüler. Kimileri hızını alamayıp Ermenileri de aradan çıkardılar. Bu adamlar yakın bir zamanda tribünlerde “hepimiz Ogün’üz” diye tepiniyorlardı. Ellerindeki kanın kirini İsrail’in suçuyla temizlemek istiyorlar, ama nafile.
|