Reklam | Künye | İletişim 22 Mart 2010 Pazartesi 07:33
Haber Ara :
taraf
WEB SİTEMİZ YENİLENİYOR!
Taraf.com.tr ile ilgili görüş ve düşüncelerinizi
bize iletmek için tıklayın.
ÜYE GİRİŞİ

Üye OL | Şifre Hatırlat
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor     Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim i Yazı Dizis Her Taraf Yazarlar
ahmet_altan MÜREKKEP 16.02.2009
Gökhan Özgün
Masumiyetin en büyük müzesi
Yazdır
Yazıyı Paylaş:
Ermenilerden Özür Kampanyası günlerinde yazmak istediğim yazı, ‘bu’ yazıydı. Yazmadım. Onun yerine, yazılması ‘lüzumlu’ yazıyı yazdım. Özür dilemek için kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok, yazısı yazdım.

Çünkü baktım, kimse masumiyetinden vazgeçmiyor. En iyi niyetli olanlar bile vazgeçmiyor. O günlerde tek derdim, ‘bir iki imza daha olsun, imzalar çoğalsın’dı. ‘Donmuş tarihimiz, donuk vicdanlarımız biraz olsun geleceğe doğru akmaya başlasın’dı. Yani, itiraf ediyorum, siyaset yaptım.

Siyaset yaptım demek, Türkiye’de yalana, sahtekârlığa, çıkara teveccüh ettim, demeye gelir nedense. Çünkü bu çok tuhaf zihniyette sivil siyaset ‘çıkarcıdır’, çünkü ‘insan’ çıkarcıdır. (Hiç çıkarsız siyaset ne demek, benim anlamam imkânsız).

Devlet siyasetinin arkasında ise ‘insan’ yokmuş gibi göründüğünden, devletin katlettiği dağ gibi cesetleri yığsanız insanların önüne, devlet ‘hep masum’dur. Çünkü devlet, insan değildir. ‘Çıkarı’ yoktur.

Türkiye’de demokrasinin yokluğunun en büyük sivil delili bu siyaset düşmanlığıdır. Bu aynı zamanda ‘hakikat düşmanlığı’dır. Mesela Ermeni Soykırımı, Diaspora olmasa, yalnızca bir gerçek olarak kalacak, hiçbir zaman bir hakikat olmayacaktı. Yani arkasında bir siyaset olmasaydı, yaşayan bir ‘tarih’ olmayacaktı, bir ‘arkeoloji’ olarak derinlerde kalacaktı. Yalnızca meraklısının ilgisine mazhar olacaktı. Türkiye’nin karşısında duran hakiki mesele, Ermeni Soykırımı gerçeği değil, Diaspora ve Ermenistan hakikatidir. Gerçekler tek başlarına birer siyasi mesele değildir. Mesele edilebilme kabiliyetleri vardır. Gerçekleri mesele edebilme, hakikileştirme kabiliyetine, ihtiyacına ve iradesine de ‘siyaset’ denir.

‘Arkeolojik’ soykırımlar yok mu dünyada? Var. Mesela bilir misiniz, Arjantin ve Uruguay ordularının 19. yüzyılda ‘Kızılderili Paraguay’a girip 500.000 erkek nüfusun 450.000’ini tek vuruşta katlettiğini? Bilemezsiniz, benim bilmem de bir tesadüf eseri. Arkasında güçlü bir siyaset olmadığı için de, büyük ihtimalle unutulacak, tarihe gömülecek ve arkeoloji olacak.

Siyasetten bu kadar nefret eden, siyasete bu kadar kuşkuyla, en iyi ihtimalle alaycılıkla bakan bir milletin, en azından bir şeyi kabul etmesi gerekir. Böyle hisseden bir millet için, ‘insan’, özünde kötüdür. Günahkârdır. Yalancıdır, vesaire. Yoksa siyasete bu kafadan, bu bodoslama nefret niye?

Ama sanırsınız, ‘insanın özü’nün iyiliğinden bu kadar kuşku duyan bir millet, kendi iyiliğinden, masumluğundan da kuşku duyar. Ara sıra suçluluk duyar. Hayır duymaz, tam tersine, bu memleket uçsuz bucaksız bir ‘masumiyet müzesi’dir. Orhan Pamuk, kendi küçük masumiyet müzesini en büyük masumiyet müzesinin içinde açtı. Siyaseten ironik olan da budur.

Ben Ermenilerden Özür Kampanyası’na ‘kendimi suçlu hissettiğim’ için imza attım. Ama herkesin masumiyetini tek cümlede selamete kavuşturduğu bu memlekette, kendinizi niye suçlu hissettiğinize dair ciltler doldursanız, nafiledir, beyhudedir.

Bizim millet niye bir türlü kendini günahkâr hissetmez, suçlu hissetmez?

Doğuştan günahkâr olduğuna inanan Hıristiyanı, faşistin daniskası, eline tarih boyunca silah almamış bir milleti, Yahudileri, aniden siyonist yapan her neyse, bize de, kendimizi bir türlü suçlu hissettirmeyen aynı şeydir. Bitmeyen, sonsuz bir mazlumluk duygusu. Masumiyet duygusu.

Hitler’in dünyasında Yahudiler tek zalimdi. Almanlar ise en büyük mazlum. Mussolini İtalyası hakeza öyle. Zavallı İtalyana karşı emperyalist Avrupa. E peki, ya Yahudiler. Görünüşte en anlamlı gerekçe onlarınki. Dünyanın en iyi belgelediği, en acımasız soykırıma maruz kaldılar. Ve o günden sonra, sanki bir yemin ettiler, bir daha kendilerini ‘suçlu’ hissetmeyeceklerdi. İşte siyonizm, bu ‘suçsuzluk yemini’dir. Siyonizm, bir Yahudi İmparatorluğu hayali değildir. Bir daha kendini suçlu hissetmeme yeminidir. Kendini suçlu hissetme ‘lüksü’ olmadığını düşünme halidir.

Kendini suçlu hissedebilen Yahudi’yle, hissedemeyen Yahudi arasında bu yüzden büyük bir uçurum oluştu. Asla unutmayın, İsrail’e en ağır eleştiriler siyonist olmayan, olamayan Yahudilerden geldi. O kendini suçlu hissedebilen Yahudiler ve kendini suçlu hissedebilen Batılılar olmasaydı, Tayyip Erdoğan’ın siyaseten işi bitikti.

Peki, bize ne oldu da, bu kadar mazlumuz, masumuz? Bizim Kürt’e Ermeni’ye ve hatta Türk’e karşı tavrımızın siyonizmden ne farkı var? Pek bir farkı yok. Eksiği yok, fazlası var. Biz, bu ‘masumiyet yeminini’ yalnızca ‘laik kesimde’ değil, Müslüman’da da bol keseden görürüz.

Çünkü devletimiz ve betondan cumhuriyetimiz, hem Müslümanlık hem de faşizan eğitim sistemi üzerinden ‘mazlumluğu tartışılmaz’ bir Türkiye yarattı. Zalim olan Batı’ydı. Zalim olan Hıristiyanlık’tı. Zalim olan Yahudilik’ti. Ermenilik’ti. Kürtler’di. Biz, hep ama hep mazlumduk. Masumduk.

Şu anda Avrupa’da faşizanlık, ırkçılık kontrol atındaysa, bunun nedeni ‘suçluluk’ hissidir. Nesilden nesile aktarılmış ‘suçluluk’ hissi. Avrupalı kendini Yahudi’ye karşı ‘suçlu’ hisseder. Hıristiyan âleminde hiç tükenmeyen Yahudi düşmanlığı da, diğerlerinin ‘suçluluğu’ sayesinde kontrol altındadır. İkinci Dünya Savaşı Batı’ya suçluluğu öğretti. Devletler öldürmeye devam etseler bile, en azından sıradan insanlar öldürmekten derin bir hicap duymayı öğrendi.

Sosyal bilimler marifetiyle değil de felsefe hakikatiyle siyaset yapabilen Hrant Dink, çok mazlum bir milleti, Ermenileri uyarıyordu. Kanınızı bu ‘sonsuz mazlumluk, sonsuz masumluk’ pisliğinden temizleyin, diyordu. Yoksa, siz de, bir daha hiçbir zaman, kendinizi ‘suçlu’ hissedemeyeceksiniz

Ve bu çok önemli insanı, Hrant Dink’i, bu millet mahkûm etti. Bir ‘ilahi, mutlak adaletsizlik’ örneği sergiledi. Onu, bir hiç, gerçekten bir hiç yüzünden Türklüğe hakaretten mahkûm etti.

Hiçbir şey için kendini suçlu hissedemeyen milletim, en azından dünyanın gözü önünde, medyanın ve o medyayı ayakta tutan hepimizin aleni suç ortaklığıyla gerçekleşen bu ‘kırımdan’, Hrant Dink ve onun düşüncesinin ‘kırımından’ dolayı büyük ama çok büyük suçluluk hissedebilirdi. Hissetmedi. En iyi ihtimalle ‘suçlamayı’ tercih etti.

Siyonistin siyonsitliğini yüzüne vurmak bu dünyada büyük erdem. Ama siyonistten bile beter olmak, Türklüğe takık bir milletin ‘parçası’ olmak da, insana az da olsa suçluluk hissi verebilmeli.

Yahudi’nin başına gelen vahim felaket çok az milletin başına geldi. Ama bizim başımıza gelen, yani vadesi dolan bir imparatorluğun çöküşü, her imparatorluğun başına geldi.

Bu çöküşten bu raddede ‘mutlak mazlumluk, masumluk’ çıkarmak, insanı siyonistten beter yapar. Dünyada bugün siyonistliğe en yakın duruş, ‘Türk’lük duruşudur. Türk’ün ‘masumiyet yemini’dir.

Ne mi yapmak lazım? Geçen akşam bir sohbet esnasında, Ahmet Altan hayatta duyduğum en anlamlı cümlelerden birini nakletti. “Anadolu’da derler ki,” dedi, “istediğini söyleyebilen, istediğini söylemeye cesaret eden, istemediğini de duyarmış. Duymaya başlarmış.”

Benim size önerebileceğim bundan ibaret. İstediğinizi, içinizden geçeni söyleyin, korkmayın, sonuna kadar söyleyin, bir bakmışsınız, istemediklerinizi de görmeye, duymaya, hissetmeye başlamışsınız.

Kim bilir, belki de, hem Türk olup hem de ‘suçluluk’ duymaya başlamışsınız.

 

Diğer Gökhan Özgün Makaleleri:
  1. Mürekkebimin sonu - 06.04.2009
  2. Saatlerinizi tekrar ayarlayın - 02.04.2009
  3. Kifayetsizliğimi kabulümdür - 30.03.2009
  4. Seçim tarifesi - 28.03.2009
  5. Tekel değil, ‘çiftel’ - 26.03.2009
  6. İhanete davet - 21.03.2009
  7. İki kez rehin alınmak - 19.03.2009
  8. Maymunlar cehenneminde Muhammed... - 16.03.2009
  9. Halk jürisi - 14.03.2009
  10. Demokrasinin ekonomisi - 12.03.2009
  11. Forza Sicilia - 09.03.2009
  12. Direnişe direniş diyebilmek - 07.03.2009
  13. Çocuktan küfre varmak - 05.03.2009
  14. Eyvah, Fatih Altaylı! - 02.03.2009
  15. Muhafazakâr korku, faşizan korku ve AKP - 28.02.2009
 Tüm makaleleri >>

 
 
Ahmet Altan KUM SAATİ
Ahmet Altan - 21.03.2010
Türkiye’nin çıkarları
Murat Belge TÜRKİYE'NİN HALLERİ
Murat Belge - 21.03.2010
Başbakan
Etyen Mahçupyan MÜLAYİM
Etyen Mahçupyan - 21.03.2010
Eskimeyen Osmanlı
Ayşe Hür TARİH DEFTERİ
Ayşe Hür - 21.03.2010
Hamidiye Alayları’ndan koruculuğa
Yıldıray Oğur MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 21.03.2010
OYAK-Renault’a başörtülüler nasıl girer
Hıdır Geviş ÖTEKİ AMERİKA
Hıdır Geviş - 21.03.2010
Otomobil uçar gider
Pelin Cengiz KULİS TARAFI
Pelin Cengiz - 21.03.2010
Dünyanın en kârlı işi insan kaçakçılığı
Ramazan Çanakkaleli İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK DÜNYASI
Ramazan Çanakkaleli - 21.03.2010
Maliye’ye var SGK’ya yok mu
A. Esra Yalazan KAMERİYE
A. Esra Yalazan - 21.03.2010
Kardeş bayramlar ve Newroz...
Tuğba Tekerek PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tuğba Tekerek - 21.03.2010
Büşra: Başörtülü kızın absürt melodramı
Bülent Şirin
Bülent Şirin - 21.03.2010
Trabzon’da Gürcüler güldü

Tüm Yazarlar >>  

Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS