Kendi kendime sordum. Çünkü kendime şaşırdım. Niye bir tam köşe ayırdım Fatih Altaylı’ya ve onun ‘relansman’ına. Çünkü doğrusu, hiçbir şey yazmamak. Niye bu takıntı var bende?
Bir zamanlar kendi halimle kavrulmayı öğrenmiştim. Her şeyin ortasında kendime bir gözenek bulmuş, bir bok böceği gibi orada yaşamaya başlamıştım. Hakikat beni sıkıştırdığında, nereden sallasan hep ‘on iki’den vuran teorilerle, Türkiye’nin bütün sefaletini, garabetini, felaketini, dünyanın, hatta medeniyetin genel haline uyanıkça denk düşüren bilmiş çözümlemelerle, bir tespih böceği gibi kendi üzerime kapanıp yuvarlanıp gitmeyi öğrenmiştim.
Bir gün baktım, bir şey peydahlamışım. Bir canlı. Bir insan mı? Bilemiyorum. O, tamamıyla bu memleketin insandan ne anladığına bağlı.
Neyin eksik kardeşim? Halin vaktin yerinde der, şimdi biri. Halim de vaktim de hiç yerinde olmadı benim buralarda. Ha, aç kalmadım, açıkta kalmadım. Hal ve vakit başka bir şeydir. Ayıptır söylemesi, bizi hayvandan farklı kılan şeydir.
Cebinde milyar dolarıyla, bir generale emir subaylığı yapan işadamının hali vakti benden daha mı iyidir? Hayır, değildir. Kazandığı parayla okuduğu gazeteye ilan vermekten korkan işadamının hali vakti benden daha iyi midir? Hayır, değildir. Bence daha kötüdür.
Aramızdaki fark. Ben az hayvanımdır. O ‘çok çalışarak’, benden çok daha fazlasını başarmıştır.
Bireyden mireyden dem vurdum. Ama gördüm ki, ‘insan’ı kabul etmemiş, insanlığı kabul etmemiş, bir toplum demek zor bir toplulukta yaşıyoruz. Demokrasi öncesi bir yana, siyaset öncesi bir güruhun içinde kıvranıyoruz.
Sonra bir baktım elimde, evimde bir canlı var. Ben dünyanın neresinde olsa yaşarım. Bu memlekette hayatta ve ayakta kalmışım. Beceriksiz olduğu kadar da becerikli hayvanın biriyim sonuçta. Ama benim garabetim benim genlerimle çocuğuma geçmedi ki. Ben bir tesadüfüm. Kendi garabetine hasbelkader bir hayat alanı bulmuş bir tesadüfüm. O hayat alanının bir adresi yok ki... Bir tarifi yok ki... Kendimi, yolumu, kaybede keybede bulmuşum.
Bizim oğlan bir gün karşıma çıkıp baba sana baktım, seni örnek aldım, hiç bir şey beceremedim derse, en dibe vurdum, derse, ben ona, bu senin ‘hayatın’ diyebilir miyim? Haklısın oğlum, demek zorunda kalırım ona. Yalnızca, çaresiz bir haklısın.
Ya da becerdiğini düşünün çocuğun. Evde bir merkezî genel yayın yönetmeni dolaşıyor, bana baba diyor. Yüreğime taş basarım herhalde. Susarım. Susmayıp da ne yapacaksın?
Kendi hakikatine kapanıp hayatta kalmayı şu veya bu şekilde becermiş insanı aniden ‘kenardan’ ‘merkeze’ çeker çocuk. Merkezden kaçamaz olursun. Çocuk, sınıfından, statüsünden, babasının dünya görüşünden bağımsız o ‘merkezde’ yetişecektir.
Onun hayatı seninkinin bir tekrarı ise, o bir malzemedir. Bir tekrar üretimdir. Bir hayvandır. Yok, yeni bir hayat yaratıldıysa, küçük de olsa, bir fark yaratıldı demektir. O bir insandır.
2007 yılında asker, iğrenç bir pişkinlikle muhtırayı sallayınca, hayatta bir fark falan göremiyorsun. Fatih Altaylı’nın 19 Ocak 2007 Sabah’ının 50 yıl öncesinin 6-7 Eylül sabahından farklı olmadığını görünce, hakikaten sinirin bozuluyor. Oturup sinirden ağlıyorsun.
Bir araştırma, çaresizliğin kadında ağlama, erkekte küfür olarak tezahür ettiğini söylüyor. Beni bir kez ağlatan o çaresizlik, sonra ağır küfre dönüşüyor emin olun. Bundan da gocunmuyorum. Utanmıyorum.
İnsanla ilgili ‘en temel, en hayâsız çaresizliklerin’ merkezden tatlı tatlı desteklendiği bir diyarda, küfürden daha insani bir şey olmaz. Küfür istemiyorsanız, bu ‘mutlak çaresizliği’ merkezden uzaklaştırın.
İnsanlığın ‘en temel’ değerleri ve hakları konusunda sonuna kadar ‘politically correct’im, tavizsizim ve çok aceleciyim. Bunun adını Serdar Turgut gibi demokrat, liberal faşizm koymak isteyen varsa, faşistim. Altı üstü bir kelime. Yarası olan gocunur. Kelime tutunacağı dalda durur.
Sen Serdar Turgut, Zizek’ten yolduğun üç beş boncuğu bu memleketin bokunun üzerine serpiştirip entelektüel bir salatayla bana yedirmeye çalışırsan, ben yemem. O adam o boncukları bu bokun üzerinde yumurtlamadı. Evet, iyi kötü okumuş bir insanım. Hatta artık eminim ki, gereğinden fazla okumuşum. Okumakla kaybettiğim bu vakit, hiç olmazsa bir şeye yarıyor. Senin çaresizlikten kendini de içine ince ince doğrayıp yedirmeye çalıştığın laf salatasını ağzıma alır almaz kusmaya yarıyor.
Oğlum Ergenekon’la birlikte yeraltında yaşamayacak. O kadarından eminim. Ama sizinle birlikte merkezde yaşayacak. Orada okuyacak, orada büyüyecek, orada hayatını kazanacak muhtemelen. Ben ne bu memlekete ‘hayatı bedava’ asker yetiştiriyorum, ne de kendi mücadeleme, takıntılarıma ezberden bir nefer. Ben bir insan doğurdum. İnsan büyütmek istiyorum.
Merkeze takıntım bundandır. Bu kadar istifade ettiniz bu merkezden, artık istifa etmeyi de bilin bari. Pişkinliğinizi, şişkinliğinizi de alın yanınıza, helal olsun.
Artık durduğunuz yerde, demokrasinin falan değil, bal gibi hayatın önünde duruyorsunuz. Bir de oraya ebediyen tutunmak için utanmadan bu yaşta cambazlık yapıyorsunuz.
Bu memlekette ‘hayat’ demokrasiyle eş anlamlı olduysa, bu sizin eseriniz. Yeraltındakiler bu felakete ‘inanarak’ destek verdi. Ama siz yerüstündekiler, ‘merkez’dekiler, pişkinlikle, şişkinlikle sarhoş olup destek verdiniz.
Diğer Gökhan Özgün Makaleleri: