Reklam | Künye | İletişim 12 Mart 2010 Cuma 00:57
Haber Ara :
taraf
ÜYE GİRİŞİ

Üye OL | Şifre Hatırlat
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Sağlık Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim i Yazı Dizis Her Taraf Yazarlar
ahmet_altan YA DA 18.03.2009
Yasemin Çongar
Balbay’ın günlüklerini okumanın hüznü...
Biz ona “şeftali” derdik.

Alaycı, aşağılayıcı bir lakap değildi bu.

Arkadaşça bir takılmaydı.

Küçük bir gazete bürosunda, çoğu 20’li 30’lu yaşlarda olan ve kikirdemeyi pek seven muhabirlerin kikirdeme vesilelerinden biriydi.

O, büronun”şef-tali”siydi, yani İstihbarat Şef Yardımcısı.

1980’lerin sonundan, Hasan Cemal’in Genel Yayın Yönetmeni olduğu Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’ndan söz ediyorum.

Ankara Temsilcisi Ahmet Tan’la İstihbarat Şefi Vecdi Seviğ’in yönettiği büroda, bugün aktif gazeteciliği sürdüren Bilal Çetin, Semih İdiz, Faruk Bildirici, Ümit Aslanbay, Hakan Aygün gibi dönemin “genç” muhabirleri çalışıyordu.

Ben 21 yaşındayken, diplomasi muhabiri olarak katılmıştım onlara.

Bugün Ergenekon sanığı olan Tuncay Özkan da 22-23 yaşlarındaydı ve siyasi muhabirlerden biriydi.

Büronun “şef-tali”si ise Ergenekon tutuklusu Mustafa Balbay’dı.

* * *


Balbay’ın her bir satırı gazetecilik açısından da, askerlik açısından da bir ibret belgesi olan günlüklerini okurken utanç ve öfke de duydum ama daha ziyade derin bir hüzün kapladı içimi.

Yıllardır görüşmedik ve fikirlerimiz bugün birbirinden alabildiğine uzak ama günlüklerini okuyuncaya dek, Balbay yine de Balbay’dı benim için...

Eski bir arkadaşım, aynı büroda defalarca birlikte sabahladığım bir meslektaşım, bazen saatlerce haber tartıştığım çalışkan “şef-tali”mizdi.

Balbay’ın muhtemel Ergenekon bağlantısını öğrenmek üzücüydü; sorgulandığını, ikinci gözaltısında tutuklandığını, Ergenekon sanığı olarak yargılanacağını bilmek üzücüydü.

Yaşananları “bir gazeteciye yapılan haksızlık” olarak algılamıyordum; hayır.

Ergenekon zanlısı gazetecileri “zanlı” durumuna düşüren, “gazetecilik” yapmaları değil, “gazeteciliğe aykırı” bir faaliyette bulundukları iddiasıydı zira.

Tekrarlamakta yarar var.

Ergenekon zanlısı gazeteciler, haberleri, yorumları nedeniyle “zanlı” durumuna düşmediler.

Ama bence daha kötüsü; “gazetecilikten öte” ya da “gazetecilik dışı” bir şey yapmış olmaları da değil sorun.

Ergenekon zanlısı gazeteciler hakkındaki suçlamayı, sadece gazeteciliğin “sınırlarını aşan” bir faaliyette bulundukları iddiası olarak yorumlamıyorum ben.

Ergenekon zanlısı gazetecilerin, gazeteciliğin sınırlarını aşmakla kalmayıp “gazeteciliğin özüyle çelişen, gazetecilik ahlakına aykırı” bir işle suçlandıklarını düşünüyorum.

Darbe arayışındaki generallerin emir eri; hükümeti devirme, Meclis’i kapatma hazırlığının propaganda sorumlusu; demokrasiye yani topluma karşı bir silahlı hareketin asli unsuru olarak çalışan bir “gazeteci”nin, bu faaliyete giriştiği andan itibaren meslekten fiilen çıktığını, “gazeteci” kimliğinin artık sadece bir “kisve” olduğunu düşünüyorum.

Tam da bu nedenle, Ergenekon sanıklarıyla “gazeteci dayanışması” gösteren gazetecileri yadırgadım; birçoğunun iyi niyetinden hiç kuşkum yok ama yaptıklarının “gazeteciliğe saygısızlık” olduğunu bile düşündüm.

Ancak bütün bu düşüncelerim, Mustafa Balbay’ın Ergenekon bağlantısı konusunda, içimden “Keşke doğru olmasa” diye dilememin önüne de geçmedi.

* * *

Balbay’ın 2002-2005 arasında kuvvet komutanları dahil kurmay subaylarla yaptığı görüşmelerin notlarını okurken göğsüme yerleşen utanç, öfke ve ikisini bastıran ağırlıktaki hüzün de hep aynı cümleyi getirdi dilimin ucuna:

Keşke doğru olmasa...

Balbay’ın notlarının beni hüzünlendiren yönü, bu memleketin generalleriyle yazarlarının hepimizin hayatını sarsacak bir şer ittifakında buluşabildiğini göstermesi ve bazı gazetecilerin gazetecilik, bazı askerlerin de askerlik mesleğine nasıl ihanet ettiğini kanıtlaması kadar, 21. yüzyıl Türkiye’sinde her iki mesleğin üst kademelerine gelebilmiş erbabın zamandan ne kadar kopuk ve zekâdan ne kadar yoksun olduğunu da gözler önüne sermesiydi.

İlkin Tempo24’ün yayınladığı, Taraf’ınsa “Sivil Darbe Günlükleri” başlığıyla okurlarına sunduğu notlara, Aydınlanma felsefesinin olabilecek en sığ yorumuyla beslenmiş halk düşmanı bir zihniyet ve o zihniyetle palazlanmış bir darbe tutkusu egemen.

Notları okuyunca görüyorsunuz ki, bu memleketin birtakım generalleri ve birtakım yazarları, 2000’ler Türkiye’sinde 1920’ler Türkiye’sini özleyen; insanlığın son iki yüzyılda yaşadığı siyasi ve kültürel dönüşümlerden büyük ölçüde bihaber; dünyanın dengelerini, gidişatını, değişimin yönünü anlamaktan aciz adamlar.

Görüyor ve üzülüyorsunuz.

* * *

“Tümüyle bir temizlik” yapmayı öneriyor, mesela, gözünü darbe bürümüş bir asker; “Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, yerel yönetimleri bilen, eğitim almış subaylar var” diyor; sonra da sanki belediyelere subayların atanacağı bir askerî rejimde bu mümkünmüş gibi ekliyor, “Avrupa Birliği sürecini de engellemeyecek bir süreç olmalı.”

Güler misin, ağlar mısın?

Bir başka notta, koskoca Türk ordusunun kara kuvvetlerinin başındaki orgeneral, 3 Kasım 2002 seçimlerini yorumluyor: “Bu sonuçlara millet iradesi diyemiyorum. Bu ümmet iradesi... Demek ki Aydınlanma hareketini tam olarak tamamlayamadık.”

Güler misin, ağlar mısın?

Başka bir görüşmede Genelkurmay’da görevli bir tümgeneral, “Biz bu işi 28 Şubat’ta bitirecektik” diyor, “Artık gelip 10-15 yıl gitmeden bu işleri halletmek gerekiyor.”

Güler misin, ağlar mısın?

Ve bir “gazeteci,” dönemin en “darbeder”lerinden Jandarma Genel Komutanı’na, darbe fikrine yanaşmayan Genelkurmay Başkanı’nı devirme öğütleri veriyor: “Karacı Genelkurmay olur, siz Kara’ya geçersiniz, İzmir’deki Jandarma olur, İstanbul’dakini de artık ne yaparsanız...”

Güler misin, ağlar mısın?

* * *

Gülmedim, ağlamadım.

Mustafa Balbay’ın günlüklerini okurken, öncelikle Balbay ve bu görüşmelere katılan bütün “gazeteciler” için, sonra Yalman’ından Eruygur’una, Büyükanıt’ından Tolon’una, bu milletin vergisiyle komutan olmuş bütün o “darbeder” generaller için derin bir hüzün duydum.

Günlükleri bitirdiğimde, hüznün içinde farklı bir hissin tomurcuklandığını da fark ettim.

Acıma hissi...

Bu günlüklerde adı geçenlere, bu günlüklerin parçası olanlara acıyordum.

 

Diğer Yasemin Çongar Makaleleri:
  1. Medya patronu - 10.03.2010
  2. Bana benzemeyen iktidar olmasın - 09.03.2010
  3. Altmış Beşinci Madde - 05.03.2010
  4. Kelebektik, birer tırtıl olduk hepimiz - 28.02.2010
  5. Değişime direnmenin patolojisi - 26.02.2010
  6. Hayırlı korku - 24.02.2010
  7. Onurlu askerin umutlu günü - 23.02.2010
  8. Tolstoy’u öldürmek, Babel’i yaşatmak - 21.02.2010
  9. Batı’nın İran ikilemi ve yeni bir taktik - 16.02.2010
  10. Bedenini unutup hayatı hatırlamak - 14.02.2010
  11. Toplumun morali - 12.02.2010
  12. Bahçeli bedelini öder - 10.02.2010
  13. Zaman ve yargı - 09.02.2010
  14. Yelkovansız bir zamanın romanı - 06.02.2010
  15. Yeter artık! - 05.02.2010

 
 
Ahmet Altan KUM SAATİ
Ahmet Altan - 11.03.2010
Taş ve ayna
Süleyman Yaşar BU GÜN
Süleyman Yaşar - 11.03.2010
IMF niye Türkiye’yi istemiyor
Halil Berktay OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 11.03.2010
Ütopya ve eleştiri
Markar Esayan ARADA
Markar Esayan - 11.03.2010
Ölüleri, usulüne uygun gömmeden
Nabi Yağcı NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 11.03.2010
Korku, insanı unutturur
Yıldıray Oğur MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 11.03.2010
Hazine’den gelen paraları nasıl yiyip içtik
Dr. Sivilay Genç SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 11.03.2010
Çarşaf provokasyonu
Sezin Öney YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 11.03.2010
Yalanlar imparatorluğu
Mithat Sancar MEO VOTO
Mithat Sancar - 11.03.2010
Yollar ve sonlar
Erol Katırcıoğlu ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 11.03.2010
Demokrasiye geçerken
Janet Barış FRAGMAN
Janet Barış - 11.03.2010
Oscar’lar yine gitti
Telesiyej TELESİYEJ
Telesiyej - 11.03.2010
Televizyon dizilerimizde neden yok listesi çoktur
Aydan Çelik ŞEYTAN ARABASI
Aydan Çelik - 11.03.2010
Cansız Atlar Zamanı

Tüm Yazarlar >>  

Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | RSS