Taraf gazetesinin, olağan hale gelen cinayetler, hak ihlalleri ve türlü adaletsizlikleri rutin algısına sokmama konusunda vicdani reflekslerini kaybetmemiş bir okuyucu kitlesine sahip olduğunu biliyorum. Taraf’ın gazetecilik anlayışı, manşetleri ve odağına aldığı diğer haberler de böyle bir alışamamışlığın, hazmedememişliğin bir ürünü. Eğer insan uygarlığı bu mevhibeye sahip olmasaydı, kendi fikrî ve vicdani duyarsızlığı içinde kurur gider, yok olurdu. Düzen haline gelse de, başkalarını hedef alsa da, ortak bir uzlaşının duyarsızlık örtüsü ile kamufle edilse de, adaletsizliğe şaşırmak, öfkelenmek ve bununla hiçbir şekilde uzlaşmamak insan olmanın en önemli kıstaslarından birisi. Adaletsizliklerin ayrı âlemlere savurduğu bizler, ancak bu talebimizi ısrarla sürdürerek aynı dünyada buluşabiliriz yeniden. Hepimizin tüm farklılıklarıyla yan yana yaşayabildiği, güvenli ve adil bir dünyaya gerçekten inanarak.
Polisiye filmlerden pek hazzetmem. ‘Alışamama’ huyum yüzünden olsa gerek ‘dizi’lerle de aram pek iyi değildir. Ancak bir süre evvel, bir ekonomi kanalında yayınlanan iki polisiye dizinin müptelası olduğumu fark ettim. Merak etme duygum güçlü ya, neden özellikle bu dizileri takip ettiğime dair düşünmeye başladım. Sonra bu dizilerin çok zekice düşünülmüş iki temele oturtulduğunu fark ettim. Adaletin hızlı ve kesin bir biçimde tecelli etmesi ve tüm gerçeklerin önünde sonunda gün ışığına çıkacağıyla ilgiliydi bunlar... Dizilerin ilki, aniden ortadan kaybolan kişilerin hayatta kalmaları için çok kritik olan ilk saatlerde bulunması teması üzerineydi. Diğerininki ise, bilakis, ‘adaletin’ zamanında görmezden gelmiş olduğu, üstünü bilerek örttüğü eski dosyalar, üzerinden yirmi, otuz, kırk yıl geçmesine rağmen özel bir birim tarafından yeniden açılıyor, hayatlarını kurbanlarının mahvı üzerine kurmuş olan suçlular, ileri yaşlarında yakalanıp hapse konuyorlardı. Genellikle gerçeğin zuhur ettiği bu son sahnelerde gözlerimin nemlendiğini, içimde hasar görmüş adalet duygusunun güdük bir tatmin yaşadığını hissediyordum.
Geçen hafta gündeme düşen haberler arasında Tapu Çetesi Operasyonu’nu okur ve ayrıntılarını incelerken benzer hislere kapıldım. Aralarında Beykoz tapu müdiresi, muhtarlar ve doktorların da bulunduğu çete, kendilerini MİT ve Kültür Bakanlığı yetkilisi süsü vererek varlıklı yaşlı ve gayrimüslimleri tespit ediyor, önce hile ve tehditle mallarını üzerlerine geçiriyor, sonra da bu kişileri öldürüyorlarmış. Beykoz tapu müdiresi ve diğer ‘yetkililer’, paylaşılması yasak bilgileri çeteye ulaştırır, çetenin katlettiği kurbanların ölümlerini tabiileştirmek de çete üyesi doktorlara düşermiş. İstanbul Emniyet Müdürü’nün “Yaşlılara sahip çıkın, tapuya gidip bir kontrol edin” uyarısı yapması şüphesiz takdire şayandı. Lakin gittiğimiz tapu müdürü ve müdiresinin başka bir tapu çetesi üyesi olma tehlikesini nasıl bertaraf edeceğimiz konusunda bir açıklama yapılmaması bir eksiklik olarak dikkat çekti.
Hâsılı, Türkiye’de bu çetelerden çok var. Hatta bu gidişle, bir çeteyle bağlantısı olmayan kişiler azınlıkta kalacaklar bu ülkede. Çetelerin ortak özelliği, devlet mekanizmasında yuvalanmış görevliler ve onlarla yakın ilişkili kişiler tarafından kurulmuş ve devletin olanaklarından faydalanıyor olması. ‘Derin devlet’ tanımıyla formüle ettiğimiz bu zihniyetin bir ‘ahlak’ olarak ülkenin önemli bir kısmına sirayet ettiğini kabullenmek gerekiyor. Tapu çetesinin liderinin Ermeni kökenli olduğu iddiası –eğer doğru ise- bu tespitimin doğruluğunu daha da sağlamlaştırıyor. Aynı ahlakı paylaşan kişiler, sanki alınlarında Kabil’in nişanı varmışçasına, nerede ve kim olurlarsa olsunlar birbirlerini buluyor, aynı dili konuşuyor ve kendilerine sahip çıkacak olan zihniyete güveniyorlar. Hrant’ı katleden O.S’nin televizyonlara yansıyan ve Taraf’ta da analizi yapılan rahatlığı ve özgüveni, bu ahlakın ne kadar içselleştirildiğinin bir kanıtı değil mi?
Bu durum öyle rastlantıyla hâsıl olmuş bir şey değil. 1910’larla birlikte ülkeyi bir çete gibi yönetmeyi, bunun için de cinayet ve kırımları yöntem olarak kullanmayı seçen İttihat’ın zihniyeti bu. Mustafa Kemal’in vefatından sonra etkinliğini yeniden arttıran bu zihniyet, muteber olanın ne olduğunu alttan üstten ve sürekli vazetti. 1915’in en büyük tapu operasyonu olduğunu, bu operasyonun Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, 1964 Mübadelesi, Trakya Pogromu, 36 Beyannamesi ile azınlık vakıfların mallarına el konulması uygulamalarıyla devam ettiği bir vaka değil mi? Birbirleriyle ideolojik ve yöntemsel bir süreklilik arz eden bu hadiselerin hangisinde adalet vardı? Bu ayıpların hangisiyle yüzleşildi?
Türkiye demokrasisinin olgunlaşması, devlet mekanizmasına sızmış çetelerden ve her yere sirayet etmiş bu ahlaktan kendini sıyırmasına bağlı. Bu olmadıkça, hepimiz bir çetenin ya üyesi, ya da hedefi olma tehlikesi altındayız.
19.06.2008
|