Türkiye’de yaşanan bu akıl karışıklığının iyiye mi kötüye mi alamet olduğu hakkında düşünüyorum. Gerçekçi olmanın hiç sektirmeden kötümser olmak anlamına geldiği bir ülkede doğdum. Bildiğimiz, alıştığımız türden adaletsizlikler, ahlaksızlıklar, zalimlikler bizi hiç şaşırtmadı. Haliyle, kötümser olmak, değişim beklememek gibi aslında sağlıksız olan bir ruh hali, kendini sürekli kanıtlayan birer hayat bilgisine dönüştü bizlerde. Herkes kendine göre bir direnme yolu buldu. Kimisi müesses nizamın yanına geçti, o ahlakı kutsadı ve vicdanını ve cebini bu yolla tatmin etti. Kimisi hastalandı, kimisi ise ülkeyi terk etti. Akrabalarımdan birisi seksenli yıllarda Fransa’ya göçerken şöyle demişti: “Fakir ve adil olmayan bir devletin zengin ve imtiyazlı bir yurttaşı olsam dahi, zengin ve adil bir ülkede yaşayan fakir bir zavallı olmayı tercih ederim.”
Anlamak, sadece bir akıl yürütme süreci değil. İşin içinde ahlak ve değer yargıları da giriyor ve girmeli. Yoksa sosyal Darwinist’ler gibi kutsadığınız akıl sizi azınlıkların tıpkı doğadaki zayıf halkalar gibi yok edilmesi fikrini savunmaya kadar götürür. 19. yüzyılın antropologları siyahîler üzerine bilimsel deneyler yapıyorlardı mesela. ABD’deki bir çiftlikteki siyahî köleye özgürlüğünü bağışlamışlar, sonra o siyahînin hâlâ çiftlikte köleliğe devam etmesiyle de “Siyahîler insanaltı varlıklardır, özgürlük ve eşitlik gibi kavramları anlayabilecek fıtratta değillerdir” sonucuna ulaşmışlardı. Hâlbuki o siyahî eğer çiftlikten çıkarsa beyazlar tarafından hemen yakalanıp öldürüleceğini bilecek kadar akıllıydı. Yani o siyahî, beyazlardan çok daha akıllıydı.
İşte ahlak böyle bir şey.
Aklı, bir heykeltıraşın taşı yontarken kullandığı alete benzetirsek, ahlak ve vicdanı da o taşın üzerinde durduğu kaide olarak betimleyebiliriz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.