Devletin mutlak zalim ve geniş kesimlerin mutlak mağdur olduğu zamanlar, adeta mumla aranır hale geliyor gibi. Türkiye’nin devletteki bu kötücül netliği, son 10 yıldır kademeli, çelişkili, nev’i şahsına münhasır halde de olsa aşınıyor. Bu da zihinlerde ciddi bir kısa devre yarattı. Devlet mutlak kötücül rolünde belirsizleştikçe, kesimler keskinleşti, pozisyonlarını netleştirdi.
Bu kutuplar özellikle Ergenekon davası, Kürt ve PKK meselesi ve son olarak da işte Dersim özrü üzerinden kendi karşılaşmalarını yaşamakta. Devletin kötücül değişmezliği üzerinden paradigma kuranlar, bundaki değişim adımlarını nereye koyacaklarını bilemediler. Sonuçta bu değişimi sağlayan da, ya tehdit, ya da hakir görülen Sünni Müslümanlardı. Kimyanın bu kadar bozulmasının ana nedeni AK Parti’nin bir Müslüman, ama kötücül devletle sorunu olduğunu kabul eden bir Müslüman tabandan zuhur etmiş olmasıydı.
Bir tv programının öncesinde yaptığımız kısa sohbette karşımda epey zorlanan “solcu” duayenin son olarak “Müslümanlardan reformcu mu çıkarmış Allah aşkına!” diyerek son noktayı koyması böyle bir zihniyetin lapsusuydu aslında.
Kürt, PKK, Alevi ve Ergenekon meselesinde hem AK Parti’nin, hem de Gülen cemaatinin böyle mutlak kötücül bir role mahkûm edilmesi nesnel değil; öncellikle ahlaki olmayan bir imtiyaz kaybı hissi ve devletin kötücüllüğüne bir eşitleme ihtiyacından kaynaklı. “Sivil dikta” tartışmaları bu ihtiyacın bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Taraf’ı da bu noktada büyük bir nefretle karşılamaları, gazetenin netliği bozan ilkesel duruşuydu. Çoğunlukla “Rahatı yerinde, kentli ve sosyolojik olarak ‘Beyaz Türk’ imtiyazlarına sahip” kişilerin yan yana gelişiyle kurulan bu gazete, müesses nizama içeriden öyle etkili eleştiri getiriyordu ki, onu yaftalamak da, sözünün itibarını kırmak da –ontolojik olarak– pek mümkün olmuyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.