Vatandaşlık kavramı Antik Yunan’daki sadece göreve ve katılıma dayanan, kadınları, esirleri ve yabancıları dışlayan şeklinden, Habermas’ın “Anayasal Vatandaşlık” hallerine değin uzun süren bir evrim geçirdi.
Eski Yunan’da “vatandaş” kavramının tersi olan şeye “idiot”, yani “budala” denirdi. Çünkü orada itaatin esas olduğu vatandaşlık görevlerini yerine getirmeyenlerin, şehir devletinde yeri yoktu.
Bu ise budalalıkla eşdeğerdi...
Ulus-devletlerin oluşmasıyla, modern vatandaşlık kavramında görevlerin yanına haklar ve sosyal boyut da eklendi. Günümüzde ise, küreselleşme ile birlikte, bir devletten ziyade dünya vatandaşlığına terfi eden, bunu yaparken de “sivil itaatsizliği” de bagajına koyan bir model içindeyiz artık.
Cumhuriyet’in vatandaşlık modeli ise hem kan, hem de dil birliğini esas alan, yani hem Fransız hem de Alman modellerinin bir karma modeline doğru seğirtti. TC, faşizmin parladığı 1920’lerde değil de, demokrasinin öne çıktığı 1950’lilerde kurulmuş olsaydı, hikâye nasıl gelişirdi, bilinmez.
Ama biz bu seksen yılda neler yaşadığımızı iyi biliriz, değil mi?
Dışarıdan ideoloji ithal eden her totaliter rejim gibi, Türkiye de iki binli yıllara değin bu pragmatizmin kendini oradan oraya savurmasına izin vermek durumundaydı. Aslında ayrı bir halkı tanımlayan “Türk”lük üzerinden ayrımcı ve dışlayıcı bir vatandaşlık biçimi kurgulayan Türkiye, bu durumu ellili yıllarla başlayan soğuk savaşın iki kutuplu dünyasında, demokrasiden arındırılmış siyaset, gladyolar, bölgesel savaşlar ve sahip olduğu stratejik önem ile uzun süre devam ettirebildi.
Muhalifler ise, tam da bu meşruiyet ile şiddet yöntemleri, linç ve cinayetler ile susturuldu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.