Psikanaliz, sorgulanmamış ya da bilinçdışı engellerden, yani artık işe yaramayan ve özgürlüğü kısıtlayan eski ilişki ve düşünce kalıplarından kişinin serbest kalmasını amaçlayan bir yöntem. Psikanaliz ve bu yaklaşımın kurucusu Freud’a göre, kişinin türlü rahatsızlıkları ve davranış bozuklukları bilinçdışında bastırılan istenmeyen duygulardan kaynaklanıyor. Psikanalize ciddi eleştiriler gelmesine rağmen, herhangi bir şikâyetle psikiyatra gidenler, genellikle bu yöntemle karşılaşırlar. Geçmişte yaşadığınız türlü travmaların bugüne yaptığı olumsuz etki, ancak o travmanın kökeni ve hatırasıyla yüzleşilerek giderilebilir çünkü.
Yıllar evvel ilk kez yurt dışına çıktığımda, insanların genellikle güler yüzlü oldukları dikkatimi çekmişti. Birbirlerine gülümsüyorlar, tanımadıkları insanlara selam veriyorlar ve bedenlerinin tüm jestlerinden doğal bir mutluluk yayıyorlardı çevrelerine. Ülkelerin, kentlerin ve her mekânın kendine has bir ruhu vardır; o ruh, sadece o an var olan değil, geçmişten o ana akan bir yaşamın hülasası olarak mekânlara sızar. Oysa benim ülkem böyle değildi. Benim ülkemin insanı çoğunlukla gergin, mutsuz ve asık suratlıydı. Korku, şüphe ve şiddet, gündelik yaşamın tüm hücrelerine nüfuz etmiş, insanları ele geçirmişti. İnsanlar, her travmada biraz daha içine kapanarak ve kapandıkları o dar hücrelerin dışında kalan her şeyi tehdit algılayarak yaşıyorlardı. Bunun toplumun hasta olduğuna dair bir belirtiler dizisi olduğunu anlamak öyle kolay da değildi; çünkü böyle bir yaşam tarzı neredeyse norm haline gelmişti. Bununla birlikte, bir zamanlar bizlerin bir arada, tutkulu ve mutlu bir şekilde yaşadığımıza dair şayialar da vardı. Bizler görmemiştik; ama büyüklerimiz böyle bir yaşantıya dair hoş hikâyeler anlatıyorlardı bize, gözlerinde bizlere acıyan bir ifade asılı olduğu halde.
İnsanlar hastalandığında doktora gider ve şifa ararlar. Peki, toplumlar rahatsızlandığında ne olur?
Zannediyorum toplumlar da bireylerden farklı bir yol izlemiyor. Travma yaşıyor, bu travmayla sağlıklı bir yüzleşme yapamadığımız takdirde de hastalanıyoruz. Gündelik yaşam, kalitesini ve zenginliğini gitgide yitiriyor, iletişime değil, sadece çatışmaya cevaz veren bir ‘dil’ geliştiriyoruz. Bu dilin klişeler, ezberler ve tabulardan oluşan diyalektiği, geçmişle yüzleşmeyi imkânsız kılıyor. Bu durumu iyi analiz eden tahakküm teknolojileri, kendi varlıklarını sürdürmek üzere bu ahlaksız imkândan sonuna dek ve arsızca faydalanıyorlar. Travmaların yaşandığı tarihsel kırılmalar üzerine kaba kuvvet ve şantajlarla dokunmuş karanlık bir örtü atıp, toplumun gerçeklerle karşılaşmasını, dolayısıyla özgürleşmesini istemiyorlar.
Türkiye işte böyle bir cenderenin içinde onlarca yıldır adeta inliyor. Estetize edilmiş tarih anlatısı, sadece yüzleşilmekten imtina edilen konuları değil, tarihin olumlu olumsuz tüm gerçekliğini paket halinde reddediyor. Böylelikle, geçmişimizin tüm pozitif kaynaklarından da şüphe duyar hale geliyor, gün geçtikçe fakirleşiyoruz. Bu deli gömleğinden sıyrılmaya, konuşmaya, tarihini ve kendini keşfetmeye çalışan Türkiye, birilerini çok korkutuyor. Onların korkusu önceliğimiz değil. Lakin siyasi görüşümüz ve gelecekteki Türkiye tahayyülümüz ne olursa olsun, bu zehirli zihniyeti ne kadar içselleştirdiğimizi irdelemek gerekiyor. Bu zihniyet bu ülkede bir ‘ahlak’ yarattı ve biz o ‘ahlak’tan hiç de münezzeh değiliz. Türkiye’nin önünü açacak zihniyet kırılması da, çetelerden değil, bizlerden gelecek bu yüzleşmeyle olacak.
O zaman hep beraber iyileşeceğiz.
26.06.2008
|