6-7 Eylül 1955 günü rahmetli babam zar zor açmış olduğu küçücük kunduracı dükkânını korumak için kapının önüne çıktığında neler hissettiğini anlatmıştı bana. “O dükkân hayatta kalmak için son şansımdı, kol saatime kadar her şeyimi satmıştım o dükkânı açmak için” diyerek izah etmişti kalkıştığı bu çılgınlığı. Kalabalık, Turan Caddesi’nden Yenişehir Çarşısı’na indiğinde eline bir keser kapıp kapının önüne dikilmişti. Güruh çarşıdaki dükkânları tek tek yağmalayıp babamın önüne geldiğinde durmuş, çapulcuların lideri şahısla babamın bakışları kilitlenmiş, babamın gözündeki hayatta kalma kararlılığının ölümü göze almış vahşiliği bozguncuyu ikna etmiş olmalı ki, yağma babamın dükkânını atlayarak yan taraftaki Rum mezecinin üzerinden bir silindir gibi geçerek devam etmişti.
İşte Güz Sancısı filmine kafamdaki bu resimle gittim. Çünkü belleklerdeki tazeliğini henüz yitirmeyecek kısa bir zaman dilimi öncesinde yaşandı bu hadise. Filmin etkileyici başlangıç kareleriyle de yerimde hafifçe kaykıldım. Beni sarmasını beklediğim o sarsıntıya hazırlanmak için verdiğim gayrı ihtiyari vücut tepkileriydi bunlar. Ancak film bitip de kendimi dışarı attığımda hissettiğim şey, hayal kırıklığının ötesinde bir iç sıkıntısı oldu.
Böyle bir film çekmeye kalkışmanın türlü zorluklarının ve bu zorluklara rağmen bu işe girmenin değerini teslim ediyorum. Basında filmle ilgili çıkan yorumlar da zaten genellikle buradan kaynaklanan pozitif ayırımcılıkla –ve gönüllü körlükle- kaleme alındı. Ancak bunu da abartmamak gerekir. Nihayetinde 6-7 Eylül olayları reddedilen bir tarihî olgu değil. 1915 için çalışan inkâr mekanizması bu hadise için o denli güçlü çalışmıyor. Yani demem o ki, 6-7 Eylül’ü deşifre edecek çok daha muhalif bir duruşla çekilmesinde risk olmayan bir konu, neredeyse devlet söylemini tekrar edecek bir klişe ve stereotip kolajına dönüşmüş. Düşünün, filmden çıkınca aklınızda kalan tek kötü karakter, kendi öz torununu satan Rum babaanne oluyor. Milli romanların vazgeçilmez stereotipi, orospu azınlık kadını Elena ve onun filmde neden bu yola giriştiği nedensiz kalmış Rum babaanne tiplemeleri, resmî ideoloji tarafından tahakküm edilmiş kolektif bilinçaltımızı yansıtıyor. Bizans filmlerinin vazgeçilmez “şeytani” sembolü haç da, kendi oyunculuk gücünü zorlarken dahi vasata erişemeyen Beren Saat’in koynunda film boyunca gözümüze sokuluyor. Yeni başlayanlar için ders 1: Türkiye’de bir zamanlar Rumlar yaşardı, bu kadınlarının çoğu hafif meşrepti, Rumlar Hıristiyandır ve Hıristiyanlar da haç takarlar...
Elena, yağmalanan sokaklarda göğsündeki haçla bir sürü gözü dönmüş yağmacının arasından bir melek gibi süzülerek biraz sonra tecavüz edilip öldürüleceği kuklacı dükkânına doğru hülyalı hülyalı ilerliyor. O sırada, kuklacı dükkânının sahibi Rum amca ise, işyeri kırılıp dökülürken yağmacıların arasında dikilmiş nostaljik hayallere dalıyor. Zaten filmde üç Rum kahraman dışında dönemi yansıtacak toplum yapısına dair hiçbir iz yok. Filmdeki kısıtlı karakterler bile derinliğine işlenmemiş, yan karakterler ise aniden ortaya çıkıp, kısa repliklerini ifa ettikten sonra kayboluyorlar. Asker kıyafetlerini giyerek yağmacıların önüne dikilen ve “Ben şu şu birliğin komutanı tuğgeneral bilmem kim” diyerek adamları evin önünden kovalayan iyi Türk karakteri, insana o günlerin dayanışma duygusunun sahiciliğini vermekten ziyade, yüzeyselliğiyle kalp sıkıntısı yaratıyor.
6-7 Eylül’ün sadece Kıbrıs meselesine indirgenmesiyle, o güne değin neredeyse kesintisiz bir süreklilik arz eden ırkçı-İttihatçı zihniyet atlanmış, ama daha kötüsü istenmeden de olsa aklanmış oluyor. 6-7 Eylül’ün ne tür bir derin devlet organizasyonu olduğunu öğrenebilmekten mahrum kalıyor, eğer bir ön bilginiz yoksa, bunun sadece konjönktürel ve emprovize bir kaza olduğuna ikna oluyorsunuz. Zaten basında filmden yola çıkılarak “Birkaç yüz gözü dönmüş insanla sınırlı olan bu sevimsiz olay” şeklinde yer alan değerlendirmeler de bunu izah eder açıklıkta. Filmde tüm bu olayları tezgâhlayan kişi olarak gezinen bürokrat Kenan, yağmanın ortasında esrarengiz şahsa telefon açarak “Hadiseler kontrolden çıktı. Böyle olmayacaktı” diyor ve pişmanlığıyla seyircinin sempatisini kazanıyor.
Tamam, biz dönem filmi çekemiyoruz. Ancak bu film bir aşk hikâyesini anlatıyor ise, bunun da tadını alamıyorsunuz. Ne dönem, ne de bir aşk filmi bu. Sanki bir dizi filmden en iyi kareler seçilerek aceleyle bir kolaj yapılmış. Beyoğlu’nda o dönemin atmosferini yaratmanın zorluğunu anlıyorum. Ama bu iyi bir dönem filmi çekememenin mazereti olamaz. Son dönemde izlediğim en iyi filmlerden biri olan Sonbahar, 2000 yılındaki “Hayata Dönüş’ Operasyonu”nda öldürülen, hapishanelerde işkenceden geçirilen insanların dramını anlatıyordu. Jandarma kayıtlarından alınan kısa bir görüntüden başka bir kare yoktu operasyona dair. Yönetmen kötü sahneler kurmak yerine, tek bir kahramanın iç dünyasına derinlikle nüfuz ederek bize orada ne olduğunu, nasıl olduğunu ustalıkla aktarabilmişti.
Hâsılı, tarihimizde pek çok acılara mal olmuş, binlerce kişinin hayatını karartmış bir kırılma ânı, klişeleri, stereotipleri ve resmî söylemin yüzleşme yüzeyselliğini yerine daha da çakarak beyazperdeye taşınmış. Yönetmen Giritlioğlu ve tüm ekibin iyi niyetini saklı tutarak, bu ülkede her alanda hep ama hep vasata mahkûm edilişimize isyan ediyorum.
|