Cumhuriyet’le birlikte kurgulanan “şey” gerçeklikle örtüşmüyordu.
Varsayılan halkla, sokaktaki insan birbirini tutmuyordu.
Değerli olabilecek pek çok atılım, yaşamla örtüşmeyen tepeden eylemlerle heba edildi. Aslında Kemalist modernleşme, onu kendine dayatıldığı biçimde değil, arzu ettiği şekilde tüketen, tüketirken de onu gündelik gerçekliğe münasip olarak değişime uğratan bu halk tarafından kurtarıldı. Bugün Cumhuriyet’in kazanımlarından bahsedebiliyorsak, halkın ondaki bu katkısını (müdahalesini) görmezden gelemeyiz.
Çünkü halk her şeydir.
Ama neredeyse yüz yıl süren bu süreç hiç de kolay geçmedi. Rejimin vatandaş tanımı, bireyi aşağılıyor, onu diğerine göre konumluyor, tanımlıyor ve söz hakkı bırakmıyordu. Sözüm ona muteber halk kesimleri bile, siyaseti, hayatı ve dini algılama biçimleri yüzünden sistemin hışmına uğruyordu. Devlet, imparatorluk sonrası kültürel çeşitliliği iğdiş etmek üzere halka adeta bir iç sömürge mantığı ile yaklaşmış, “böl-yönet” rezilliği, rejimin değişmeyen düsturu haline gelmişti. Alevi, Sünniden korksun, Sünni askerden korksun, solcuyla ülkücü didişsin, Kürt faili meçhul olsun, Laz, Çerkes, Boşnaka Türkleşmekten başka şans tanınmasın, azınlıklar ise, bu piramidin tabanındakiler olarak sürekli dayak yesin, yağmalansın.
Haysiyetli hangi insan bu durumdan memnun olabilirdi ki?
İşte, içimize sinmeyen bu rejimin çelik adalelerine karşı korunmak üzere, herkes kendi kompartımanına çekildi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.