Türkiye’nin Kürt sorununun, bilgi havuzuna hakim olan derin çevrelerin dışında, ne kadar karmaşık, zor ve belalı bir konu olduğunu -şahsım dahil- kimsenin tam olarak farkında olduğunu, anladığını zannetmiyorum.
Bu farkındasızlık iki türlü etkiye sahip...
1) Bir çocuk saflığıyla çözüm üretmeye çalışırken, önyargı, korku ve saplantılardan münezzeh olup, böylelikle hem çözüm ümidini, hem de yollarını canlı tutuyorsunuz.
2) Menfi ya da müsbet -son ateşkes gibi- gündelik değişimlerin tesirinde kalıp, resmin tamamını görmekten mahrum oluyor, bu nedenle de ya aşırı iyimserliğe, ya da aşırı kötümserliğe kapılıyorsunuz.
Devletler, seçim meydanlarında liderlerin vaat ettiklerinden çok daha kirli metotlarla yönetilirler. Devletler insan öldürür, insanlar öldürür. Devletler çoğunlukla da kendi insanlarını öldürür. Devletin bekasının karşısında kutsallığı daha ağır basacak hiçbir değer yoktur. Ulus devlet, çok şükür artık sonuna geldiğimiz modern zamanların ilahı, sunağı ve mabedidir.
Emekli General Atilla Kıyat’ın “ihbarının” nedeni de zaten “bu türden” devletin meşruluğunu yitiriyor olmasıdır. En iyi ihtimalle devleti iyi tanıyan, “bilgi havuzuna hakim” eski bir amiralden zuhur eden bu lapsus, tarihî bir itiraftır da. Yani yargılana yargılana, suikast ve faili meçhuller silsilesinin en ehemmiyetsiz son halkası, yani tetikçiler mi yargılanacaktır sadece? Onlar, kendi kafalarına göre mi yapmışlardır bu “faaliyetleri”? Bu “siyasetin” pişirildiği komuta merkezindeki devletlûlara ne olacaktır peki?
Söyleyeyim: Devlet suçtan ve bir cinayet organizasyonu olmaktan arındıkça, eski devletin son bürokratik kalıntıları de sapır sapır yeni devletin eteklerinden döküldükçe, onlar da birer birer adalete hesap verecekler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.