Dünkü yazımda cezaevlerinden ara ara mektup aldığımı yazmıştım. Yine, Hopa davalarında gelen tahliyeleri çok olumlu bulduğumu, ama bunların zaten hiç yaşanmamış olması gerektiğini söylemiştim. Ama demokrasi, toplum-iktidar ilişkisi ve bunun üzerinden yaşanan olumlu içtihatlar üzerinden olgunlaşıyor. Dertlerimizi sorunsallaştırmak ve bunların demokratik çözümlerini siyasete sunmak, olmadı dayatmak durumundayız. En azından, düne nazaran, sivil toplum tepkisinin daha fazla işe yaradığını görmek güzel. Bu ihlallerin hiç yaşanmamış olması temennim de bu anlamda naif kalıyor haliyle. Öyle bir şey dünya tarihinde hiç olmadı. Kazanımlar mücadelelerin, emeğin sonunda geldi.
Evet, siyasi bir damara denk geldiği için sahip çıkılan insanlara adalet geç de olsa ulaşıyor; ama dün de yazdığım gibi, “adi suçlar” işleyen “muteber” saymadığımız insanların durumu ile ilgilenen, onlara sahip çıkan pek yok.
Ama biliyorsunuz, suç işleyen insanlar, bu eylemle vatandaşlık hakları ve insan olma içtimasında kazandan düşmüyorlar. En azından uygar ülkeler için böyle bu. Ama bizde cinayet işleyen, hırsızlık yapan, tecavüz suçu işleyen, fuhuş sektöründe çalışan kadın ve eşcinseller, uyuşturucu kullanan ve satanlar zaten insanlık haklarından mahrum edilmeli gibi bir vicdan bozulması var. Yani onların yasalarımıza göre aldıkları cezalar yeterli değil.
Tecavüz suçundan ceza alıp içeriye girenler –özellikle mağdurlar çocuk olunca– “nasıl olsa içeride onu şişlerler” diye teselli bulan bir toplumuz biz. Nitekim, bu toplumsal meşruiyeti hisseden ve mesajı alanlar da içeride gerçekten şişliyorlar onları. Şişleyenler de genellikle “namus belasından” cinayet işlemiş “kader kurbanları” oluyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.