12 Eylül’de her ne kadar demokrasimizin olgunlaşması yönünde çok kritik bir Anayasa paketi oylayacak olsak da, referandumun aynı zamanda AK Parti’ye yönelik güvenoyuna dönüşmesi kaçınılmaz. Muhalefet partileri, PKK’nin ateşkesini ‘evet oylarının artmasına yol açacak’ bir gelişme olarak kodlayıp bel altı vurmaya kalkmasalardı, bu manevrayı çok da siyaset dışı görmeyebilirdik.
Ama öyle olmadı.
‘Hükümet İmralı ve PKK ile görüşüyor’ tartışması, tam da bu düzeysiz ve insafsız ‘siyasetin’ bir ürünü. Hükümet ve PKK’yi milliyetçi ve mütedeyyin oy tabanına bir koalisyon gibi göstermeye çalışan, 13 Eylül’e ve umarım sonrasında da devam edecek çatışmasızlık durumunu, AK Parti’nin oylarını arttıracak ‘talihsiz’ bir gelişme olarak okuyan ‘siyasetin’ en hafif deyimle pespaye ve insafsız olduğunu düşünüyorum.
Sorun sadece, zaten her zaman hasıl olan, olması gereken bu ‘temas’ların yeni bir olgu olarak şeytanlaştırılıp halka sunulması değil, Kürt sorununun bu seviyede ‘harcanabilir’ siyasi bir malzeme olarak görülmesi ve belki bu kısa ateşkeste ‘ölmeyecek, hayatta kalacak’ olan onlarca insanın hayatının bile önemsenmiyor olması. Böylelikle konuştuğumuz şey Kürt sorunu olmaktan çıkıp, bu sorunun manivelasıyla AK Parti’nin hâl edilmesi meselesine geliyor.
Lakin, her şerden bir hayır doğar öngörüsü bir kez daha kendini ispatlıyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün yaptığı bu yöndeki iki açıklama, ardından Başbakan Erdoğan’ın partisinin değil ama, devlet organlarının sorunu çözmek için İmralı dahil her kesimle görüşebileceğini net biçimde, eğilmeden bükülmeden açıklaması, Adalet Bakanı Ergin’in dün yaptığı “İmralı ile zaman zaman görüşülüyor” beyanı bence devletin müzakereci tavrının Fırat’ın beri tarafında yaşayan halk önünde daha rahat savunulabilir, telaffuz edilebilir hale geldiğini gösteriyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.