Dün yazımı yazmaya oturduğumda karın yağmaya başladığını fark ettim. Ne yalan diyeyim, üzerimden büyük bir yük kalktı doğrusu, mutlu oldum. İstanbul’a kar yağamaması nedense herkese dert olmuştu çünkü. Bu beni çok geriyordu. Yani o kar bir yağsa, o hiç yazılmamış muhteşem romanlar bir solukta yazılıp bitecek, o hiç yaşanmamış aşklar, ufukta tüm haşmetiyle belirecek, yani tüm dertlerin, ertelemelerin, aksaklıkların ve şansızlıkların da sonu gelecekti.
Yok, sadece dalga geçmiyorum bu türden beklentilerle –yani dalga geçiyorsam kendimi de içine katarak yapıyorum bunu, ve evet dalga geçiyorum biraz–, bu türden bir bekleme halinin hayatımızda önemli bir yer tuttuğunu biliyorum ama.
Neyse, dün sabah her şey aslında şöyle gelişti...
Her görüntünün uzaya saçıldığını ve o sonsuz kumbarada biriktiğine inananlardanım. (Çünkü böyle inanmak hoşuma gidiyor.) Bir gün astral sinemalarda bu görüntüler vizyona girdiğinde mahcup olmak istemem kimseye. Bir de sürekli kendini kaydeden varlıklarız biz. Hafıza denen şey nerede bulunuyorsa, –ki bulunuyor değil mi?– o hard disk daha çok hayatın kendi kameralarımızdan, işte gözler, kulaklar, duyular gibi, çekilmiş versiyonunu kaydediyor. Bir anlamda kendi algılarımıza hapsolmuş bir halimiz var. Her türlü bilgi en nihayetinde bizim kayıt teçhizatımızın kapasitesiyle tanımlı, sınırlı. Montaja gittiğinde akıl ve vicdan onları biraz düzeltmeye çalışıyor ama, işte o da evrensel –varsa– bir aklın ve vicdanın çok berisinde bir şey. En azından eski sürüm. Yani hayatı çoğunlukla yanlış anlıyor olabiliriz, ya da, tek bir doğru hayat bizim kaydettiğimiz ve diğerleri bizi hep yanlış anlıyor olabilir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.