Azınlık olmanın türlü dezavantajları var. Bunun dünyanın her yerinde benzer tezahürleri var. Bir şey için, “daha fazla eşit olanlardan” daha fazla çalışmak zorundasın. Hakkın yendiğinde sesini çıkarmamak, çıkarmaktan daha iyidir. Çünkü adalet ararken muhtemelen bir kez daha cezalandırılacaksındır. Öğrenirsin... Sana öğretirler. Ne kadar babayiğit olsan da, daha eşit bir babayiğit kadar ileri gidemezsin. O yüzden azınlıklar veya dezavantajlı kesimler kendilerine has hayatta kalma stratejileri geliştirmişlerdir. Çoğunlukla, hayat kötü örneklerle ve gerçekleşmelerle tekerrür ettiğinden, onların bu stratejileri, genel bir yaşam kaidesi olarak kabul görür. Buna karşı çıkanlara da romantik veya cemaatlerinin güvenliğini tehlikeye atan bir deli gözüyle bakarlar. Büyük toplum küçük toplum hep birlikte onu itibarsızlaştırırlar.
Mesela Eurovision’da Türkiye’yi temsil etmek için bir Musevi TC vatandaşı şarkıcı seçilir. Ne güzel değil mi? Aferin seçene. Ama ortalık birden toz duman olur. Çocuğun etnik yapısı “defoludur” bazılarına göre. Müslümanlığı başkasına kaptırmayan gazetelerde dönen bu tartışmaların önünü almak için “biz 500 yıldır Türk’üz” der çocuk. Böyle demesi makbuldür. Bu herkesin hoşuna gider. Türk-İslam sentezi bir kez daha düşmanlarına galebe çalmış ve gücünü ispatlama imkânı bulmuştur. Mesela o çocuk “5000 yıldır da Yahudi’yiz ulan ne var bunda” dese, işte o iyi olmaz. Onun bunu öyle söylemesini kendi cemaati de istemez. Bu türden çıkışlar, ancak bizim Roni Margulieslere, en yakın arkadaşını hâlâ karanlıkta kalan bir cinayete kurban veren İshak Alatonlara mahsustur.
Günlerden bir gün, “İstiklal Marşı’nı en güzel okuma yarışmasını” Rum bir kız çocuğu kazanır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.