Geçmişte saplanmış yaşamayı, sürekli intihar etmeye benzetiyorum. Yeni ama sadece bir günlük bir hayata uyanma arzusuna... Ama o gün asla yeni olmuyor ve günün sonunda, geçmişin zebanilerine yine yeniliyor, yine sözümona yeni bir güne uyanmak için çaresizce yine intihar ediyoruz. Böylelikle hayatımız, işte kaç günlük istihkakımız varsa, o bölüm bir sürü intiharlardan mürekkep bir tekrarlayışa dönüşüyor. Binlerce intihardan oluşan bir hayat, ya da uğursuz tek bir günün bir ömür boyu sürekli tekrarlanışı.
Tarih, gerçeğin soytarısıdır...
İnsanlar geçmişe isteyerek saplanmazlar, geçmişi insanın göğsüne saplarlar...
Şu ülkeye bakın; sürekli geçmişle, geçmişte kalanları bugüne getirme çabasıyla geçiyor ömrümüz. Geçmişte yüzmeyi bilmediğimiz için, hep beraber boğuluyoruz. Ya da, sadece kendi geçmişimizi önemsediğimiz için, yardım gelmiyor kimseden.
“Şimdi ve gelecek” kavramlarının bu kadar silikleştiği bir ülke ve debelenen bir halk... Hayatın tek bir hâlinin içinde sürükleniş, o hâl’de yaşamak sürekli...
Ülkemde birileri öldüklerini, birileri de yaşadıklarını kanıtlamaya çalışıyor biteviye. Hatta bundan daha da y(a)ıkıcı olarak, hem öldüğümüzü, hem de hâlâ yaşadığımızı aynı anda fark ettirmek zorundayız.
Kime? Öznesi de belli değil.. flu bir surat.. kimliği sürekli değişen bir muhatap, devlet gibi gözükse de, belki öteki komşumuza, ama daha çok, –gerçekten yaşamadığımızı bilmekle– aslında kendimize bu çabamız.
Yazının devamını okumak için tıklayın.