Yıllar evvel, 80 darbesinin hemen sonrasına denk gelen lise yıllarımda, tarih dersinde konu dışına çıkmış, Türkiye’nin yakın tarihini konuşmaya başlamıştık. İyi niyetli, aydın bir hocamız vardı. Başbakan Erdoğan’ın “Geçmişte bazı faşizan uygulamalar oldu” türünden bir yaklaşımı henüz o zaman göstermiş, Erdoğan kadar açık konuşmasa, faşizm sözcüğünü telaffuz etmese de, geçmişteki nahoş olayların “bugünün” aydınlık Türkiye’sinde bir daha tekrarlanmayacağını ileri sürmüştü.
Biz bilmiyorduk ama, o sırada Kürt sorununu zıvanadan çıkaran Diyarbakır Cezaevi’ndeki insanlık suçları tüm hızıyla devam ediyordu...
Hocamızın iyi niyetinin farkındaydım. 12 Eylül darbesi birkaç sene evvel vuku bulmuş, lakin askerin piyasaya sürdüğü Sunalp Paşa ve Necdet Calp’in yerine, halk sağduyusunu göstererek Turgut Özal’ın sivil ANAP’ını iktidara getirmişti. Hocamız, tarihteki o nahoş olaylardan adını vererek bahsetmiyordu, ima ederek anlamamızı istiyordu. “Ermeni” okulunda bir “Türk” hoca olarak, sanki kendini sorumlu hissediyor, bizi bu yönde ikna etmeye çalışıyor gibiydi.
Her zamanki çıkıntılığımı yaptım.
“Hocam, yani siz bu ülkede bir daha 6-7 Eylül gibi felaketlerin kesinlikle tekerrür etmeyeceğini mi söylüyorsunuz?” dedim.
Konuyu adını vererek görünür kılmam sınıfta şok etkisi yaptı. Hocamız da bir an duraladı. Aslında ben, onun böyle bir teminatı verecek durumda olmadığını ona hatırlatmak istiyordum.
“Tabii ki” dedi.
“İyi niyetinize saygı duyuyorum, ama bunun bir temenni olduğunu düşünüyorum. Ben sizin kadar emin değilim. Münasip ahval ve şeraitte, bu olanlar yeniden tekerrür edebilir” dedim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.