1961 ve 1982 anayasaları, darbelerle halka dikte ettirilmeleriyle, içeriklerinden bağımsız olarak sadece bu yönüyle ibretlik birer suç vesikalarıdır.
Vesayetin, özgürlüğümüze el koyduğu bu metinlerle bunca yıl barışık yaşadığımız için hepimiz şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz.
Bir millet düşünün, yaklaşık bir asırda üç anayasaya da kendi iradesini yansıtamamış, nasıl yaşayacağına nasıl bir devlet istediğine dair mührünü sözümona bu toplumsal sözleşmeye vuramamış.
“Modern anayasal toplum”un temeli feodalizmden neşet eder. Kökeni Roma İmparatorluğu’ndan gelen derebeylik sisteminde, diğerlerinin arasından sıyrılan lord belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayanların, yani vassalların güvenliğini sağlardı. Lorda sözleşmeye sadık kaldığı müddetçe yıllık tarım geliri üzerinden bir vergi verilirdi. Bunun dışında lord, üç durumda vassallardan vergi alabilirdi. Tutsak düştüğünde, evlatları evlendiğinde ve vassallara toprak miras kaldığında.
Bu kurallar o kadar bağlayıcıdır ki, vassalların lordlara, krallara karşı o kadar da çaresiz olmadığını bilirsiniz. Sözleşmeye uyulmadığı anda o lord veya kralın ne kendisi, ne de kellesi yerinde durabilir çünkü... Batı demokrasisinin temel metinlerinden biri kabul edilen Magna Carta, Yurtsuz John’a böyle kabul ettirilmiştir.
1000’li yıllara doğru Fransa da, Almanya da ilk krallarını bu sistem üzerinden seçer. Temelinde kralla halk arasındaki bu sözleşme vardır. Devlet ‘koruma’ sağlar, bunun karşılığında halktan vergi alır. Sözleşme bozulduğunda, yönetim illaki değişecektir.
***
Bırakın binli yılları, biz koskoca bir 20. yüzyılı, halkını tehdit addeden, bireyi aşağılayan, devleti bireye karşı koruyan, yücelten anayasalarla geçirdik.
Yazının devamını okumak için tıklayın.