Taraf gazetesinin, olağan hale gelen cinayetler, hak ihlalleri ve türlü adaletsizlikleri rutin algısına sokmama konusunda vicdani reflekslerini kaybetmemiş bir okuyucu kitlesine sahip olduğunu biliyorum. Taraf’ın gazetecilik anlayışı, manşetleri ve odağına aldığı diğer haberler de böyle bir alışamamışlığın, hazmedememişliğin bir ürünü. Eğer insan uygarlığı bu mevhibeye sahip olmasaydı, kendi fikrî ve vicdani duyarsızlığı içinde kurur gider, yok olurdu. Düzen haline gelse de, başkalarını hedef alsa da, ortak bir uzlaşının duyarsızlık örtüsü ile kamufle edilse de, adaletsizliğe şaşırmak, öfkelenmek ve bununla hiçbir şekilde uzlaşmamak insan olmanın en önemli kıstaslarından birisi. Adaletsizliklerin ayrı âlemlere savurduğu bizler, ancak bu talebimizi ısrarla sürdürerek aynı dünyada buluşabiliriz yeniden. Hepimizin tüm farklılıklarıyla yan yana yaşayabildiği, güvenli ve adil bir dünyaya gerçekten inanarak.
Polisiye filmlerden pek hazzetmem. ‘Alışamama’ huyum yüzünden olsa gerek ‘dizi’lerle de aram pek iyi değildir. Ancak bir süre evvel, bir ekonomi kanalında yayınlanan iki polisiye dizinin müptelası olduğumu fark ettim. Merak etme duygum güçlü ya, neden özellikle bu dizileri takip ettiğime dair düşünmeye başladım. Sonra bu dizilerin çok zekice düşünülmüş iki temele oturtulduğunu fark ettim. Adaletin hızlı ve kesin bir biçimde tecelli etmesi ve tüm gerçeklerin önünde sonunda gün ışığına çıkacağıyla ilgiliydi bunlar... Dizilerin ilki, aniden ortadan kaybolan kişilerin hayatta kalmaları için çok kritik olan ilk saatlerde bulunması teması üzerineydi. Diğerininki ise, bilakis, ‘adaletin’ zamanında görmezden gelmiş olduğu, üstünü bilerek örttüğü eski dosyalar, üzerinden yirmi, otuz, kırk yıl geçmesine rağmen özel bir birim tarafından yeniden açılıyor, hayatlarını kurbanlarının mahvı üzerine kurmuş olan suçlular, ileri yaşlarında yakalanıp hapse konuyorlardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.