Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması ve yargılanacak olması üzerine oluşan gündem ve o gündemin karakteri üzerinde biraz durmakta fayda var. Bize sırıtarak bakan bu karakter beni oldukça rahatsız ediyor. Başbuğ’un tutuklanmasının Uludere katliamının üzerine gelmiş olması ile bu karakter daha da dikkatimi çekti. İkisinde de süreklilik arz eden bir “dışlama-sahiplenme”, “yapaylaştırma-uzlaşma”, “odak kaydırma-odak tayin etme” çabasını fark ediyorsunuz. Uludere’de yaşanan felaketin gerçekliğini reddetme, felaketin tekrarlama riskini sıfırlamak için şart olan devletin halkını bombalamış olması gerçeği ile yüzleşmekten kaçınma, asıl meseleyi perdeleyip Taraf’ı sorunsallaştırma, Uludere sonrası yaşanan ve yaşanamayanlarla devletin Kürt vatandaşlarına olan duygusal uzaklığına katı halde dokunabilmek, söz konusu –devletleşen– AK Parti olunca, onun ardında hizalanan kuyruğun bu kadar uzaması. Özkök, Özdil gibi sembol isimlerle yan yana gelmeyi sindirebilecek türden bir içselleştirilmiş oligarşi, devletçilik ve iktidar kibri...
Şaşırtıcı değil... Ara not: Bunlar benim yıllardır öngördüğüm şeyler. Bu ülkede en büyük mücadeleyi merak ve şaşkınlık duygularımı yitirmemek için veriyorum hâlâ.
Emekli General Başbuğ meselesinde de işte beri tarafta Akif Beki’sinden tutun da, öte taraftaki bildik vesayet medyasının kalemşorlarına kadar Başbuğ için neredeyse ağıt yakılacak. Bunları aynı çizgide buluşturan nedir sorusu önemli. Başbuğ önce Balıkesir’de, sonra bir savaş gemisinde Taraf’ı hedef gösterip tehdit ettikten birkaç ay sonra, “medya” açılımı çerçevesinde düzenlediği basın toplantısında tüm gazeteciler esas duruşta seyretti Başbuğ’u.
Yazının devamını okumak için tıklayın.