Ergenekon davası ile yatıp, Ergenekon davası ile kalkıyoruz. İddianame ve eklerinden devşirilen haberler her gün gazetelerde boy boy yer alıyor. Hem Ergenekon, hem de AKP’nin kapatma davası üzerinden süren gelişmeler ciddi bir altüst oluşu da beraberinde getiriyor. Bu altüst oluşun kimyasının henüz bir yüzleşmeyi içermediği kesin. Yaşananların nasıl bir süreçte nereye doğru evrileceği ve buradan nasıl bir sonuç çıkacağı ise belirsiz. AKP’nin kendine demokratlığı, kapatmadan beter Anayasa Mahkemesi kararının, partinin kendisi dahil neredeyse tüm kesimler tarafından siyaseti rahatlatacak, ülkenin önünü açacak bir demokrasi hamlesi olarak algılanması, demokrasi ve hukukun evrensel boyutunun Türkiye’de hangi pespayelikte algılandığını da ortaya koyuyor. Ergenekon güçlerinin önderliğini yaptığı, halkın bir kısmının da peşine takıldığı Cumhuriyet mitingleriyle, AKP’yi bitirme, darbe ortamı hazırlama günlerinde bu pespayeliğin ta dibine vurmuştuk zaten. Onca tartışmadan sonra “satılmış” liberallerden geriye kalan “çağdaş, laik, demokratik” kesimin ulaşabildiği en ileri nokta, “ne darbe, ne şeriat” mottosuyla, bir geçeklikle bir hezeyanı eşitlemek ve böylelikle yüzleşme ima eden imkânları iğdiş etmek olmuştu.
Rektör atamalarında zuhur eden zihniyet
“Uzlaşma” kelimesinin işlenmiş ve işlenecek günahların suç ortaklığını ima ettiği bir ülkede, kapatma davasından sıyrıldıktan hemen sonra AKP’nin demokrasiye radikal bir dönüş yapacağını varsayanlar bu ümitlerini hangi gerekçelere dayandırıyorlar bilemiyorum. Önlerine defalarca gelen MİT raporlarını, Ergenekon bulgularını görmezden gelen, o konjonktür içinde “zamanlama” veya “siyasi” hesap yapanların, aradan geçen süre zarfında yitip giden yaşamların hesabını da vermeleri gerekmiyor mu? Anayasa Mahkemesi’nin hukuk tarihinde emsali olmayan kararıyla kapatılmaktan kurtulmayı Ecevit yasasına borçlu olan bir siyasetin, 12 Eylül darbe anayasasını değiştirmemesini, bilakis, rektör atamalarıyla vesayet zihniyeti ve militarizmin imkânlardan en az ulusalcı şürekâ kadar iştahla faydalanmasını nasıl açıklayacağız? Farzımuhal, görev süreleri dolan 21 rektörün yerine atama yapılırken, seçimlerde en çok oyu alanlardan sadece 12 adayın rektör seçilmesi, diğerlerinde siyasi tercihlerin ön planda gözükmesi, gerçekliğine hiç inanmadığım “ülkede laikliğin tehlikede olduğu” savından çok daha endişe verici bir savrulmaya işaret etmiyor mu? Bu nedenle, AKP’nin özellikle ilk döneminde demokrasiye doğru atılan her adımı ilkesel olarak desteklerken, bu adımların gerçek bir zihniyet farklılaşmasının ürünü olup olmadığı konusundaki şüphelerimizi giderecek çok da fazla malzememiz olamadı elimizde.
Yazının devamını okumak için tıklayın.