“Bulutlardan arınmış gökyüzünde yükselen güneş, can verici sıcak ışıklarını döküyordu stepe.
Kazaklar’ın gönlünde kararmış, üzüntülü ne varsa silinip gitti.”
Böyle yazmıştı Gogol.
O edebiyat dışında bir yaşamı olduğuna inanmayan, bize her zaman edebiyat olmasaydı nelerden mahrum kalacağımızı hatırlatan biriydi.
Ve zamanla onun paltosuyla ısınan ya da korunan milyonlarca insanda büyüyordu bu sevinç.
Ben de paltomun büyük cebinde okumamı bekleyen bir kitapla yürüyüşlere çıktığım gecelerde böyle bağlandım yazmaya.
Sanki yazarlarla konuşuyor gibiydim. Yolda Kafka’nın babası karşıma çıkacak diye de endişeliydim.
Neyse ki küçük fırça darbeleri, abartılı denge ve iyi kumaştan anlama beni donmuş nehrin kıyısına sürüklüyor, hayatın anlamı sandığım uçsuz bucaksız steplere bakarak, kımıltısız büyük ırmaklara ulaşabiliyordum.
Kafka da edebiyat olmayan her şeyden nefret ediyordu. Hatta edebiyat hakkında konuşmalardan da sıkılıyordu.
Babasına değmez diye göndermediği mektubunda şöyle yazıyor:
“Üzerimde uyguladığın bütün eğitim yönteminin görünürde sağladığı sonuç, daha uzaktan seni anımsatır gördüğüm her şeyden kaçmamdı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.