Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i isimli kitabında, devrimci kriz (dönüşüm) dönemlerinde toplumun yeni bir içeriği fethetmek yerine “devletin en eski biçimine, kılıçla cübbenin utanmazca basit iktidarına” geri dönüşünü şöyle yorumluyor:
“Yeni bir dil öğrenen kişi de acemiliğinde her sözü önce anadiline çevirir; oysa ancak hafızasında anadilini yoklamaksızın yeni dilin içinde devindiğinde, o dilin içindeyken, içine doğmuş olduğu dili unuttuğunda, yeni dilin ruhunu ele geçirebilecek, o dilin içinde özgürce söz üretebilecektir... 19. yüzyılın devrimi ölülerin kendi ölülerini kaldırmasına izin vermelidir ki, kendi öz içeriğine vasıl olabilsin.”
Başbakan Erdoğan’ın bağımsız bir devletin topraklarında, birleşik Kıbrıs istemiyle yapılan bir gösteri karşısındaki sömürge imparatoru benzeri sözleri de henüz ağzında eğreti duran, restorasyon sürecinin gerekliliği yeni evrensel dile karşı yabancılığından kaynaklanıyor. Durup durup anadilini hatırlıyor.
Hatırlayın;
Ada’daki Annan Planı referandumunda, Birleşik Kıbrıs için “Evet” oyu verilmesini destekleyen oydu. Türk resmî ideolojisinin Kıbrıs’taki sömürge valisinin iktidarını yıllar sonra yerle bir eden solcu Mehmet Ali Talat’ın CTP’sinin açılım politikalarına fiilen destek vererek tüm demokratların ve AB’nin takdirini toplayan da. Hatta bugüne değin siyasilerin duyduklarında istavroz çıkardığı, Türkiye limanlarının Rum bandıralı gemilere açılması alternatifinin ciddi ciddi masaya getirilmesi de Erdoğan’ın başında olduğu hükümetin eseriydi
Tamam, seçim falan da var önümüzde. Ne var ki siyaset her zaman, iltifatından kaygı duyduğunuz kesimlerin hassasiyetleri uğruna bataklığa batmayı zorunlu kılmıyor. Bazen siyasi hasımlarınızın elinde koz olan bir argümanı koşulları ve süreci doğru okuyarak size karşı kullanılacak bir silah olmaktan çıkarmak da mümkün.
Yazının devamını okumak için tıklayın.