Saldırıya, tacize, işkenceye maruz kalmak her zaman kötüdür elbette. Ancak en korkutucu olanı, bu tehdidin savunmasız olduğumuz durumlarda ortaya çıkmasıdır. Çünkü insanı savunmasız ânında yakalama şansı yüksek olanlar, düşmanlarından ziyade, gardını düşürdüğü yakınındakilerdir.
Savunmasızken saldırıya uğrama korkusu arketiplerimizden olmalı. Yunan mitolojisinde anne-baba katillerinin üzerine korkunç öç tanrıçaları Erinys’lerin gönderilmesinin nedeni belki de bu.
Halen gelmiş geçmiş en korkunç sahne sayılan Hitchcock’un Psycho’sundaki o meşhur sekansın, bir evin banyosunun duşunda, kurban çıplakken çekilmesi de rastgele değil.
Ceza kanunları, suçun usul ve füru’ya karşı işlenmesini ağırlaştırıcı neden sayıyor. İdam cezası yürürlükteyken de, ana-baba katilleri sehpaya, diğerlerinden farklı olarak yalınayak, başı açık ve siyah bir gömlek giydirilerek götürülürdü.
İnsanoğlun bu temel korkusunun modern zamanlardaki doruğu, halkına savaş açmış devlet imgesi kuşkusuz. Daha korkuncu olamaz. İki devletin orduları arasındaki savaştan bile beter bu asimetrik tehdit. Kocaman, eli kolu her yerde, kaçıp sığınacak yer yok. Karartma da kâr etmez. Azrail dışarıda değil ki, evin içinde; üstelik yalnızca sizinkinde değil, tüm evlerde!
Bu topraklarda da ceberut devlet pek çok kez cinnet geçirdi; içindeki canavarı serbest bıraktı. 90’lı yılların neredeyse tamamı devletin bu cinnet halinin “karakter” halini aldığı karanlık günlerdi.
Memleketteki Kürtlerin, Alevilerin, solcuların, dindarların “baba” denen devlete derin bir güvensizlik duymalarının altında yatan da bu savunmazlık sendromu.
“Geçmişte faşizan uygulamalar yapıldı” kabulü alkış alan Erdoğan’ın Balyozcuların, Ergenekoncuların, 12 Eylülcülerin, Susurlukçuların, 28 Şubatçıların, yani Türkiye halkını kendi evinde, savunmasızken vuranların üzerine gitme iradesi göstermesiyse partisine üç dönemdir iktidarı armağan ediyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.