Ankara büroyu mahkûmlar arıyor arada bir. Zar zor aldıkları telefon haklarını annelerini, sevgililerini, kardeşleriyle konuşmak için değil bir umut yakalamak için kullanıyorlar.
Af var mı diyorlar, sıkıntılarını anlatıyorlar, kitap istiyorlar...
Elimden geldiğince onlar hakkında yazmaya, konuşmaya çalışıyorum. Çünkü nasıl bir çaresizlik içinde olduklarını biliyorum.
Suçları, siyasi ya da adli olmaları beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Ama itiraf etmeliyim yalnız, nüfuzsuz, yoksul olanlarının durumuna daha çok kederleniyorum.
Bu yüzden de her gün köşelerde, tv programında adları zikredilen “şanslı” tutuklu ve hükümlüler üzerinden “AKAPE’nin mahpushanelerinde güneş doğmuyor” ezgisine dair görüşlerim sorulduğunda hiddetleniyorum.
“Ya diğerleri” diye soruyorum
Ama her ne kadar bağlam içerisinde değerlendirilince (başka nasıl değerlendirilir o da ayrı konu) yanlış anlaşılması mümkün olmayan bu minval üzere sözlerim çarpıtılıyor.
“Ne yani, diğerleri eza çekiyor, ‘bizimkiler’ de mi çeksin” diye karşı çıkan bile oluyor. Hatta, bu, eşinin dostunun mağduriyetine üzülmeyi vicdan sanan vijdanjörlerin kimisi, ciddi ciddi rövanşistlikle bile suçluyor bizi.
Ah, bir de ne zaman “iktidar” olduğumuzu bilsek...
Kimileri ise daha soldan soldan geliyor aklınca.
Vatandaşlarını üye olmadığı örgütün propagandasını yapmak gibi abuk sabuk suçlarla cezaevlerine tıkan bu ceberut rejimin müsebbiplerinin ve ilişiklerinin yargılanması üzerinden güya ceza ve infaz sistemi eleştirisi yapıyorlar.
Geçenlerde birisi de “Bu yazıyı okumayın” diye bir makale yazmıştı köşesinde. Okumasınlar dediklerine sorun diyordu okurlarına:
“Sorun onlara.
Yazının devamını okumak için tıklayın.