Konumuz, çok haklı olduğu ve “kutsal” vazife gördüğü halde bir türlü başaramayan “muhalefeti” eleştirenlerin kötülükleri.
Merkez medyadakilerin yanı sıra solcu kalemler de uzunca bir süredir bu temayı işliyor.
Çünkü çarpıklıklara, haksızlıklara karşı durmayı değil, “iktidara gelememeyi” muhaliflik sanıyorlar.
Zira muhalif olmak, mücadele edilen durum sonlandığında bile terk edilmemesi gereken bir yaşam biçimi onlar için. Konjonktürle falan alakası yok, kararlılıkla sürdürülmesi gereken ulvi bir pozisyon bu.
Mesleği, uzmanlığı olmayan azımsanamayacak sayıda vatandaşın tek titrinin muhalif kişiliği olması ve onunla tanınması da bu yüzden.
Türkiye muhalif kişiliğiyle tanınanlar cenneti adeta.
Atmosfer bu olunca da modern çağın çilecilerinin nezdinde, reform sürecine fiilen engel olan “muhalifin” arkaik teorilerini ve şiddet yöntemlerini eleştirmek siyasal iktidarı meşrulaştırmak olarak algılanıyor.
PKK sivilleri mi katletmiş, BDP bir tarafın şiddetine karşı sessiz mi kalıyormuş, sol referandumda “hayır” mı demiş, “devrimciler” Ergenekon ve balyoz davalarında suspus mu olmuş?
Susacaksın, söylemeyeceksin. Çünkü iktidarda değiller. Onlardan büyük Ak Parti var ve o iktidarda. Sözün varsa ona sakla.
İyi de bu saydıklarımı Ak Parti değil, bizimkiler yapıyor. Hükümeti de kendi politikaları ve edimleri için eleştiriyorum, sayılmaz mı? Kaldı ki siyasal iktidara solun, muhaliflerin yaptıkları hataları görmezden gelerek nasıl muhalefet edilebileceğinin formülünü de henüz bulamadım.
Sormanız bile gereksiz. Elbette ki sayılmaz. Çünkü arkadaşlara göre muhalifler bir şeyi yapamıyorsa ya da yanlış yapıyorsa, siyasal iktidar engellediği ya da manipüle ettiği içindir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.