Ölenler kaçakçıydı.
Karınlarını doyurmak için yıllardır yaptıkları gibi mayını, jandarma kurşununu göze alıp kör katırlarıyla birlikte gece yarıları hududun yolunu tutmuşlardı.
Aralarında babasından, ağabeyinden el mecbur mesleği devralmış küçücük çocuklar vardı.
Derken, korkunç sesleriyle uçaklar belirdi tepelerinde.
Evet, “batıda” hukukun mali bir suç saydığı kaçakçılık fiilini gerçekleştirenler mahkemelerde ifade veriyordu ama “iç ülkenin” müeyyideleri farklıydı.
Van’da 33 vatandaşını bir psikopat generale, Elazığ’da da 33 erini PKK’ye öldürten devlet kaçakçı vatandaşlarının üzerine jetleriyle bomba yağdırdı.
Kaçakçılar öldü.
İlk açıklama Genelkurmay Başkanlığı’ndan geldi. Özetle;
“O bölge PKK’nın ülke içindeki saldırılarında kullandığı mühimmatı geçirdiği kritik bir noktadır. Biz de tespit ettiğimiz hareketliliğin gereğini yaptık ve vurduk.”
Kırsalında kimi yaylalara, ovalara, meralara girmenin öldürülme gerekçesi sayıldığı memleketin kentlerinin insanları da tekinsizdi. Türkiye kamuoyunun aynası internetteki sosyal paylaşım siteleri kaynamaya başladı.
Ölenlere “insan” dememizden bile rahatsız olanlar “kimliklerini bile bilmeden nasıl savunursunuz onları” diye sitem ediyorlardı. Oysa biz de bu “bilinmezliğe” dikkat çekiyorduk.
Devletin silah kullanma tekelinin vicdansız mantığı bir yana, onun kim olduğunu bile bilmediği insanları öldürmeye hakkı olduğunu savunmanın insafı olur muydu?
İnsanlık adına itirazımızı, “savaş bölgesindeki uçakların tehlike potansiyeli taşıyan ne idüğü belirsiz hedeflere kimlik soramayacağını düşünemeyecek kadar ahmak olmamıza” bağladılar önce.
Elinde silah olanın fütursuzluğunun, iç siyaseti bırakıp işiyle, mesela hedeflere dair istihbarata yoğunlaşmasıyla engellenebileceğini haykırdık, duymak istemediler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.