Gücünü ve prestijini temel olarak askerî vesayetin zayıflatılması yönündeki takdire şayan adımlarına borçlu olan AK Parti, son dönemde yine bu alandaki tutumunu “yükseltememesi” hatta dönem dönem “geriletmesi” nedeniyle kıyasıya eleştirilmeye başlandı.
Bu eleştirilerin tavan yapmasında, kuşkusuz Başbakan Erdoğan’ın Uludere sonrasında “ordu millet el ele” klişesini sıkça sahiplenmesi etkili oldu.
Bu tavsamayı, AK Parti’nin Ankaralaşmasına bağlayanlar da var; Ruşen Çakır’ın dünkü yazısında iddia ettiği gibi “Ankara’nın AKP’lileşmesi” ile açıklayanlar da.
Ankara’da çalışan bir gazeteci olarak, önyargılarımdan sıyrılıp, hükümetten ve partiden ulaştığım isimlerde samimi şekilde bu sorunun yanıtını arıyorum.
Ulaştığım sonuçsa, partinin pek çok isminin demokrasi adına kararlılıkları ve garantileriyle, hükümet adına yapılan açıklamaların uyumsuzluğunun çözümlemeye muhtaç yüksek kontrastlı tablosu.
Şu âna kadarki görüşmelerin sonucunda ulaştığım parçaları toplayınca bana en ikna edici gelen kurgu ise şöyle:
Uludere’de, MİT’in bazı unsurlarının dahli olduğu iddialarının gerçeği yansıtmadığı konusunda Erdoğan ilk anlardan itibaren ikna edildi/oldu. Ancak Taraf’ın olayın resmini çekip rötuşsuz yayımlamasından başka bir şey olamayan “Devlet halkını bombaladı” manşetinin de netçe yansıttığı gibi ortada bir “suçlu” vardı. Ve kuşkusuz ki Erdoğan da bu durumun farkındaydı.
Erdoğan da sıkışmasını, olayın hemen ardından yaptığı grup konuşmasında, hedef tahtasına oturtulan ancak olayda dahli olmadığına inandığı MİT’i sahiplenerek aşma stratejini denedi. Tartışmayı, artık her çıkışını gerekçelendirmek için kullanılan anlık öfkesinden ötürü değil, bilinçli olarak Taraf eksenine kilitledi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.