Tamam, zor geliyor, yıllardır “kutsal metninden” değil de tefsirinden öğrenip dillendirdiğimiz söylemlerimizi tartışmaya açmak. Hele ki ödediği bedellerden dolayı, kapitalizmin yeni dünya düzenindeki form değiştiren tahakkümü karşısında ulusal temelli yaklaşımlarla direnen ve bu yüzden ceberutlaşan devletten ziyade, ortodoks Marksizm’den öznel kopuşları sorumlu tutanların sesi bu denli çok çıkarken.
Oysa sürekli değişerek ve dönüşerek varlığını sürdüren kapitalizmin ve onun yeni egemenlik formu kürselleşmenin sınır tanımadığı bu süreçte, muhalefetin de “hareket etmesi” gerekiyor.
Gelin görün ki Marksizm’in klasik tedrisatının bile yıllarca yasaklandığı, bu nedenle yalan yanlış metinler üzerinde ezber yapan hafızların bile ‘marjinal’ karşılandığı bir memlekette yaşıyoruz. E, hal bu olunca da “başka bir hayat ve bu hayata başka bir yolla ulaşmak mümkün” diyenler, işte o tekelci hafızlar tarafından son yılların en revaçtaki değersizleştirme ön ekiyle yaftalanıveriyor: Post!
Hiçbir coğrafyada ‘post’un bizdeki gibi bir anlamı karşılamadığını bilmek gerçekten şaşırtıcı ama gelin sizlere daha şaşırtıcı bir konudan, bir post-Marksistten bahsedeyim.
Tanıyorsunuz canım, hani, Marks’ın somut koşullarından ötürü devrimin gerçekleşmesini öngördüğü adrese, Avrupa’ya taşınmak yerine, “Marks bir, ülke dokuz” dedikten sonra “biz burada da pekâlâ devrim yaparız sinyor” diye haykıran ve azıcık ezber bozsak “ama o ne demişti” diye karşımıza diktiğiniz Lenin var ya, işte o.
Yazının devamını okumak için tıklayın.