Şiddete ve baskıya dayanan yönetim dönemleri, toplumun tümünü etkileyen sarsıntılar yaratırlar. Etkileri uzun zamana yayılan bu sarsıntıları anlatmak için “travma” kavramı kullanılır. Her travma, toplumun her kesimini aynı şekilde etkilemez. Şiddetin doğrudan hedefi durumunda olan kesimler açısından travmanın sonuçları çok daha ağır olur.
12 Eylül darbesi de bu toplum için bir travmadır. Siyasî yelpazeye göre bir ayrım yapmak gerekirse, 12 Eylül’ün en fazla travmatize ettiği kesimin “sol” olduğunu söyleyebiliriz. Sadece zulüm politikalarına yoğun bir şekilde maruz kalmaktan kaynaklanmıyor bu durum. 12 Eylül, solun hayatla ve toplumla ilişkilerine de “şiddetli bir darbe” indirdi.
1965-1980 arası dönemde sol, toplumla güçlü bağlar kurabilmiş; siyasal dengeleri etkileyen bir aktör haline gelmişti. Bütün sıkıntılarına, acemiliklerine, yanlışlarına, zaaflarına rağmen sol, bu dönemde, ayaklarını topluma basmayı öğreniyor ve beceriyordu. Bu durum, solun kendine güveninin de güçlenmesini sağlamıştı. 1970’lerin sonlarına doğru bu güven, abartı sınırlarına dayanmış, hatta bu sınırı aşmıştı. Sol, kısa zamanda “devrim” yapacağına bile inanmıştı.
Darbenin ardından, herhangi bir direniş gösterememiş ve kısa sürede ağır bir hezimete uğramış olmak, solun hem kendine güvenini yıktı, hem de topluma bakışını ciddi biçimde örseledi. Bunun adı travmadır.
Bu tür travmalarla baş etmenin yolu, acıyı ve yıkımı toplumun geniş kesimlerinin ortak meselesi haline getirmekten geçer. Solun çok büyük bir kısmı, bunu başarmak bir yana, tam tersi yola saptı; içine kapandı, küçük dünyalar yaratarak onlara sarıldı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.