“Ceketimi yağmurlara astığımdan beri
Tehlikeli şiir okur
Dünyaya sataşırım ben...”
Nereden başlarsam başlayayım, biliyorum mutlaka eksik kalacaktır bir şeyler. Yine de bir yerden başlamak gerekirse Ahmet Kaya’yı anlatmaya, ben bu dizeleri tercih ederim. Ahmet Kaya’nın sesinden iyi tanıyoruz çoğumuz bu sözleri, ama onların Gülten Kaya’nın dilinden çıktığı pek bilinmez.
Onsuz geçen zamanın onuncu senesinde, yağmur ve fırtına vardı. Öyle insana arınma imkânı sunan usulcacık bir yağmur değildi; kızgın ve öfkeliydi sanki. Sert bir yüzleşme daveti gibi yüzlere çarpan sert bir fırtına eşlik ediyordu o yağmura.
İçerde ise, en çok hüzün vardı. Eziklik saklıydı bu hüznün bir yerlerinde; o vahşi linç günlerinde Ahmet Kaya’nın yitişine engel olamamanın pişmanlığından damlayan bir eziklik! Belki çaresizdik çoğumuz; ama çaresizliğin de bir sorumluluğu vardır ve ondan hepimize mutlaka bir pay düşer.
Biraz sevinç benzeri bir duygu da vardı o hüznün bir yerlerinde. Evet, on yıl geçmişti Ahmet Kaya’nın bu dünyaya vedasının üstünden; yani epey geç olmuştu aslında. Öyle de olsa, şimdi de olsa, işte onu linç eden o kokuşmuş zihniyetin hükümsüzleşmeye mahkûm olduğu bu geceyle tescil ediliyordu.
Vakur bir sevinçti bu ama; öyle “zafer” ya da “galibiyet” havasında yaşanan çiğ bir sevinç değildi yani. Oradaki herkes biliyor ki, Ahmet Kaya’ya tahammül edemeyen o tahakküm sisteminin zavallı böcekleri, ırkçılık pisliğinden beslenmişlerdi. O pisliği üreten bataklığı kurutma yolunda, bu ülkenin mazlum ve mağdur insanları ve halkları epey mesafe aldılar, lakin henüz kalkmadı o bataklık, yeni böcekler üretmeye devam ediyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.