Otoriterlik, Türkiye’de siyasal kültürün kuvvetli bir unsurudur. Otoriterliğin kaynakları, çok büyük ölçüde modernleşme sürecinde yatıyor.
Türkiye, modernleşme sürecine 19. yüzyılın ikinci yarısında girmiştir. Aslında bu yolda epeyce “gecikmiştir”. Cumhuriyet, modernleşme çabalarında bir kırılma değildir, ama radikal bir hamledir. Cumhuriyet’in kurucu babaları, “modern toplum yaratma” projelerini tepeden inmeci düzenlemelerle gerçekleştirmek istemişlerdir. Böylece “toplum mühendisliği”, bu sürecin belirleyici özelliği olmuştur.
Toplum mühendisliğinin temel varsayımı şudur: Toplum, kendini bilmez, kendi çıkarlarını tanımaz, kendi başına bırakıldığında da “doğru” yolu bulamaz. Her zaman doğruları bilen birileri vardır. Onlar toplum adına düşünür, karar verir ve uygularlar.
Böyle bir anlayış, toplumu siyasetin öznesi olarak görmez. Siyaseti toplumla birlikte değil, onun adına yapar.
Bu nedenle, siyasal alanı genişletmek ve demokratik mekanizmaları güçlendirmek, böyle bir anlayış açısından kolay kabul edilebilecek bir şey değildir. Buna karşılık, muhalefete tahammülsüzlük, bu anlayışın neredeyse doğal bir sonucudur.
Bu anlayış, Türkiye’de siyaset yapma ve yönetme kültürünü derinden etkilemiştir. Merkeze (iktidara) oynayan veya merkezde (iktidarda) olan gelmiş geçmiş bütün partiler bundan nasiplerini almışlardır. AKP de, buna dâhildir!
Evet, AKP ve temsil ettiği siyasi gelenek, bu anlayışı yaratan rejimin kurumlarıyla sert bir çatışma yaşamıştır. Bu rejimi ayakta tutan vesayet ilişkilerinin önemli bir kısmını tasfiye etmiştir. Ama AKP, bu kurumlara ve ilişkilere can veren zihniyetle, yani yönetme ve siyaset yapma tarzıyla bir hesaplaşmaya girmekten kaçınmıştır, kaçınmaktadır.
AKP de, muhalefete tahammülsüzdür! Bu tahammülsüzlük, sadece lafta da kalmamaktadır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.