Günlük konuşmalarda anayasadan söz edilince, yürürlükteki hukuksal belge kastedilir. Bunda yadırganacak bir şey yok. Zira herkesin “uzmanlık terimleri”ni bilmesi, tutumlarını buna göre kurması beklenemez. Esasen öyle bir beklenti, gündemdeki bir meselede uzmanlık bilgisine sahip olmayanların konuşma hakkına da sahip olamayacakları gibi bir dayatmayı beraberinde getirir. Bunun sonu seçkincilik ve otoriterliktir.
Ancak bazen “uzmanlık kavramları”na başvurmadan, olaylara uygun isimleri koymak zordur. Mesela anayasa tartışmalarının böylesine yoğun ve sert geçtiği bir ortamda, anayasa teorisinde yardım almak, zihinlerdeki karışıklığa bir parça deva olabilir.
Anayasa teorisinde ve hukukunda, çok sayıda anayasa tanımı vardır. Bunlar, çoğu zaman “kavram çiftleri” şeklinde formüle edilirler. “Hukukî bir belge olarak anayasa”, bunlardan sadece bir tanesidir. Bu kavram, belli usullerle yürürlüğe girmiş, üstün bağlayıcı güce sahip kuralların toplandığı hukukî metni ifade eder. “Hukukî anayasa”yı daha iyi açıklamak için en çok kullanılan kavram ise, “fiilî anayasa”dır. “Fiilî anayasa” ise, ülkenin toplumsal yapısını ve siyasal sistemini belirleyen gerçek güç ilişkilerinin kurallarını ve dinamiklerini anlatır.
Hukukî anayasa ile fiilî anayasa, her zaman örtüşmezler. Bu ikisi arasında bir çatışmanın ortaya çıkması da mümkündür. Bugün Türkiye’de yaşananlar, bu durumun tipik bir örneğidir.
1982 Anayasası’nın varoluş nedeni, toplumu katı bir disiplin ve sıkı bir kontrol altında tutmaktı. Toplumsal gelişmeler, bu disiplin ve kontrol düzeninde gedikler açtıkça, “hukukî anayasa” da aşınmaya başladı. Toplumsal gelişmeyi durdurmak, yani sosyal gerçekliği hukukî anayasaya yeniden uygun hale getirmek için çeşitli manevralar yapıldı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.